Başkaldıran Sesler

Aşağıdaki metin, Michael Denning’in Noise Uprising: The Audiopolitics of a World Musical Revolution (Verso, 2015) adlı kitabından alınmıştır. Denning kitabında esasen, kolonyal liman kentlerinde göçmen işçilerin ve yerleşimcilerin kaynaşmasıyla doğan karmaşık yöresel müziklerin anti-kolonyal bir duyarlılık doğurduğunu, elektrikli kayıt cihazlarının icadıyla birlikte bu müziklerin tüm dünyada bir ses devrimi yarattığını öne sürüyor. Belki de "bir halkın veya bir hareketin, politik olarak teşekkül etmeden önce müzikal olarak" oluştuğunu; ülkelerin bağımsızlaşmasından önce "kulakların sömürgeleşmeden kurtulduğu"nu söylüyor. Metnin sonundaki videoda, Denning’in 16 Ekim 2015’te New York’ta kitabıyla ilgili katıldığı tartışmayı ve "anti-kolonyal" ses kayıtlarından derlediği örnekleri izleyebilirsiniz.

 

 

Elektrikli kayıt cihazlarının geliştirildiği 1925 ile Büyük Buhran’ın başladığı 1930 yılları arasında, adı sanı bilinmeyen yüzlerce müzisyen, derme çatma kayıt stüdyolarına girip sokaklarda ve dans salonlarında çalınan ritim ve ezgileri kaydetti; modern dönemin ses manzarası böyle şekillendi. Bugün dünyada kanon olarak kabul edilen hemen hemen bütün müzik türleri, 1920’lerin sonunda yapılan bu kayıtlarla oluştu: Havana’nın son’u, Rio’nun samba’sı, New Orleans’ın caz’ı, Buenos Aires’in tango’su, Sevilla’nın flamenko’su, Kahire’nin tarab’ı, Johannesburg’un marabi’si, Cakarta’nın keronçong’u, Honolulu’nun hula’sı... İmparatorlukların çeperlerinde ve sınırlarında, malları, insanları ve bilgiyi taşıyan buharlı gemilerle, demiryolları ve telgraf hatlarıyla birbirine bağlanan kolonyal limanların barrio’larında, bidonville’lerinde, barrack-yard’larında, arrabal’lerinde ve favela’larında[1] yeni yöresel müzikler yankılanıyordu.


 

1897’de savaş gazilerinin kurduğu Morro da Providência favelası, Rio de Janeiro, 1926.

 

Peki bu müzik türleri neden ilk defa bu limanlarda işitilmeye başladı? Sorunun cevabı, kolonyal limanların kendine özgü toplumsal ve kültürel formasyonunda yatıyor: yerleşimci rejimlerin ve emperyal fetihlerin yarattığı ırksal ve etnik katmanların damgasını vurduğu kıyı mahallelerinde yaşayan milyonlarca yeni göçmen; tiyatro, genelev ve dans salonu gibi yeni oluşan kentsel ticari müzik endüstrilerini besleyecek kadar yoğun bir nüfus; önemli ve saygın büyük kentlere olan fiziki ve kültürel uzaklık; son olarak da, kır kökenli göçmenler arasından çıkan, ucuz ve seri üretim korno, gitar ve akordeon veya el yapımı davul ve keman kullanan “kulaktan çalan” müzisyenler ile, liman kentinin madun ama eğitimli elitleri arasından çıkan, vals ve polka çalmanın yanı sıra ilahi veya ezan da okuyan, “nota okuyan” müzisyenlerin buluşup kaynaşması.

Yöresel müziğe, bir nevi çevre modernliği olarak bakılabilir. Saraya ve konser salonlarına has okullu müzikten de, ortakçı çiftçilerin kırsal müziğinden de, hatta piyanoda icra edilen notaya dökülmüş popüler salon şarkılarından da çarpıcı farklılık gösteren bir sanatsal kültür söz konusuydu buralarda. Kolonyal liman kentleri, küreselleşen imparatorlukların çelişkilerini somutlaştırıyordu: kentli country müziği, ticari dinî müzik, profesyonel folk şarkıcılığı, elit entelektüellerin düşkün olduğu popüler müzikler, gibi.

Kolonyal limanlar, yeni oluşan dünya ekonomisinin iki ayrı bölgesini birbirine bağlıyordu: Kıta Amerikası, Güney Afrika ve Avustralya’da hızla büyüyen yerleşimci kolonileri ile, Avrupa ve ABD imparatorluklarının denizaşırı kolonileri ve enformel nüfuz alanları. Demir ve tekstil fabrikaları etrafında endüstriyel kentler kuran, geniş orman, ova ve dağ alanlarını maden ve plantasyonlarla dolduran yerleşimci sömürge ülkeleri, yönetimleri altındaki halkları “ırksal” olarak ayırmıştı: Kuzey ve Batı Avrupalı yerleşimciler ile, yeni devşirilen Güney ve Doğu Avrupalı emekçiler, sözleşmeli köle statüsündeki Asyalı işçiler, yerli halklar, ve Afrikalı kölelerin yeni özgürlüğünü kazanmış torunları arasında formel ve enformel ayrımlar yapılıyordu. Pek çok açıdan, Buenos Aires New York’la, Johannesburg Chicago’yla, Rio de Janeiro New Orleans’la kuzendi.

 

  

Avustralya’nın Cairns kentinde bir grup işçi, 1890 civarı.

 

Farklılıklarına rağmen bu iki ayrı bölge ticaret ve göç zincirleriyle birbirine bağlanıyordu. Bütün limanlar sömürgeleştirilmiş olmasa da, kolonyaldi: yani, imparatorluğun ürünlerini ve insanlarını dünyanın dört bir yanına taşıyan denizcilik şebekesinin parçasıydı. Sanayileşmenin merkezinde buhar gemisi yatıyordu. Yük gemileri, Buenos Aires’ten Şanghay’a, New Orleans’tan Zanzibar’a, Marsilya’dan Singapur’a, imparatorluğun kırsal iç bölgelerindeki “kolonyal malları”, tarım ve maden kaynaklarını taşıyordu. Vaktiyle yerli halkları ayakta tutan topraklar ele geçiriliyor; Avrupa ve Kuzey Amerika’da yaygınlaşan kauçuk, kahve, çay, şeker, tütün, kakao ve muz gibi tropik bitkilerin yanı sıra buğday, pirinç ve pamuk gibi gıda ve liflerin endüstriyel olarak yetiştirileceği piyasalara sürülmek üzere müşterekler dünya çapında “çitleniyor”du. Yük gemileri aynı zamanda insanları da taşıyordu. Neticede bu kolonyal limanlar, emperyal emek ticaretinin kavşak noktaları haline geldi: Tarihçi Frank Thistlethwaite’in “proleterlerin dünya seyahati” olarak adlandırdığı kitlesel göçlerin durakları oldu.


 

New Orleans Owls caz grubu, 1922

 

Günümüzün konteyner limanlarından farklı olarak modern dönemin kolonyal limanları emek-yoğundu. Rıhtımların işleyişi devridaim halindeki deniz işçilerine bağlıydı: buharlı yük gemilerini dolduran gemici ve ateşçiler, malları yükleyip indiren istifçiler, ayrıca gemilerle trenlerin bakım ve onarımını yapan usta ve operatörler. Bu kentlerden geçen milyonlarca göçmenin birçoğu buralarda kalıyordu. 1910-1930 yılları arasında liman kentlerinin nüfusunda büyük artış oldu. Bombay, Buenos Aires, Kalküta, Rio de Janeiro ve Şanghay gibi en büyük liman kentlerinin nüfusu bir milyonu aşarken, Pasifik’te Batavia ve Singapur, Akdeniz’de İskenderiye ve Pire, Karayiplerde Havana ve New Orleans gibi orta ölçekli limanlar büyüdü. Cezayir, Durban, Honolulu ve Veracruz gibi küçük limanların nüfusu ise ikiye katlandı.


 

Cezayir Limanı, 1899 civarı

 

Dolayısıyla bu kolonyal limanlar sadece ürünlerin değil, ten rengi, kast, dil ve din üzerinden titizlikle ayrıştırılmış halkların çoksesliliğinin de kaynaştığı yerlerdi. Yeni müziğin doğuşunu sağlayan kitleydi bu. Genç müzisyenler, bu kentlerde sayıları giderek artan kafelerde, tavernalarda, barlarda, genelevlerde, kabarelerde, “karma salonlarda”, dans salonlarında, otellerde ve vodvil tiyatrolarında çalışarak geçimlerini sağlayabileceklerini gördüler; bu mekânlar, hem geçici çalışanlara hem hali vakti yerinde turistlere, hem fabrika işçilerine hem de öğrenci ve memurlara hizmet veriyordu. Liman kentlerinde müzik yapmak, kentsel işbölümünün parçası haline geldi ve bir geçim yolu oldu. Çoğu liman kentinde müzisyenlik, çalgıcıların dans topluluklarında ve tiyatro orkestralarında düzenli iş sahibi oldukları Londra, Paris, New York veya Berlin’in müzik fabrikalarındaki gibi rutin bir işe dönüşmemişti henüz.

Sınıfların, ırkların ve etnik grupların kaynaştığı kolonyal liman kentlerinde, kulaktan çalan alaylı çalgıcılarla eğitimli müzisyenlerin biraraya gelmesi de doğaldı. Berlin, Londra, New York ve Viyana gibi büyük kültür başkentlerine, metropol kültürünün bu kutsanmış mekânlarına olan uzaklıkları da bu kentleri farklı olasılıklara açık hale getiriyordu. Yeni yöresel müzikler sonunda emperyal başkentlerin kabarelerine ve kayıt stüdyolarına ulaşacaktı elbette, ama biçimlendikleri yer liman kentleriydi.

Limanların çoksesliliği, metropollerde keskin sınırlarla ayrılan yüksek ve düşük müzik türlerinden, kırsal köylülerin yalıtılmış müziklerinden, veya sanayileşmenin egemen olduğu tek sınıflı maden veya fabrika kasabalarının müziklerinden daha zengin ve karmaşık bir müzik üretiyordu. Samba’nın neden Rio’da, caz’ın neden New Orleans’ta doğduğu, veya rumba, hula, marabi gibi müziklerin köklerinin nerede olduğu sorusunun cevabı budur. Çokuluslu plak şirketlerinde çalışan ses mühendislerinin, 1920’lerin ortalarında ellerinde cihazlarıyla liman liman gezip kayıt altına aldıkları yerel kentsel müzik kültürleriydi bunlar. Ses mühendisleri ile yöresel müzisyenlerin buluşması, yöresel fonograf müziğini plaklar üzerinden tüm yeryüzüne yayacak ve dünyanın müzikal mekânında devrim niteliğinde bir değişim yaşanacaktı.

 



[1] Barrio, bidonville, barrack-yard, arrabal ve favela, Afrika ve Karayiplerdeki sömürge topraklarında gecekondu mahallelerine verilen yerel isimler – ç.n.

kolonyalizm, müzik