"Cinsellik ve Yalnızlık": Cinselliğin Hükümranlığı, ve Kimliği Belirlemesi Üzerine II

Richard Sennett’in 1981’de Michel Foucault’yla birlikte kaleme aldığı “Sexuality and Solitude” başlıklı metnin ikinci kısmı, London Review of Books, cilt 3, sayı 9, 21 Mayıs 1981. İlk bölüm için bkz. "Cinsellik ve Yalnızlık"

 

 

Hıristiyanlıktaki, insanın benliğiyle cinselliği üzerinden yüzleşmesine dair bazı anlayışların modern toplumda nasıl yeniden su yüzüne çıktığını göstermek istiyorum. Bunun için, 18. yüzyıl ortaları ile 19. yüzyıl sonuna kadar olan dönemde mastürbasyonla ilgili fikirlerin tarihine bakacağım.

Bu temayı ortaya koyarken “yeniden su yüzüne çıkma” ifadesini kasten kullanıyorum. 18. yüzyıl başlarında tıp ve eğitim otoriteleri oto-erotizmle ilgilenmiyordu. Tabii kendi kendini tatmin etmek mekruh ve günah sayılıyordu ama Hıristiyanlıktaki yasak ile tıbbî teşhisi arasında ciddi bir uçurum vardı. Oto-erotizm, bir insanın cinsellikle fazla meşgul olması durumunda ortaya çıkan bozukluklardan biri olarak görülüyordu. Boerhaave’in 1708’de yayınlanan Institutes of Medicine kitabında cinselliğe düşkünlük  şöyle tanımlanıyordu: “Haddinden fazla boşalma, yorgunluğa, halsizliğe, hareketsizliğe, ihtilaçlara, zayıflığa, cilt kuruluğuna, beyin zarında ateş ve acıya, başta görme olmak üzere duyuların körelmesine, omurilik zafiyetine, zihin bulanıklığı ve benzeri bozukluklara sebep olur.” Krafft-Ebing’in Psychopathology of Sexuality kitabının yayınlandığı 1887’ye gelindiğindeyse, bu semptomlar mastürbasyonla sınırlandı. Dahası, artık bunların sebebi olarak “cinsel faaliyette aşırıya kaçma” değil, cinsel arzu gösteriliyordu. Cinsel arzu, tek başınayken ve sürekli biçimde hissedildiğinde, mastürbasyonla, dolayısıyla eşcinsellikle, nihayetinde de delilikle sonuçlanıyordu. Boerhaave’den Krafft-Ebbing’e kadar geçen zamanda, cinsellik, insanın ne yaptığıyla değil ne hissettiğiyle ilgili bir meseleye dönüşmüştü.

Bu değişimin belki de en önemli tıbbi vesikası, Fransız-İsviçreli hekim Samuel Tissot’nun çalışmasıdır: 1758’de Lozan’da yayınlanan, Onania, or a Treatise upon the Disorders Produced by Masturbation başlıklı kitap. Tissot’nun kitabı, 18. yüzyılda bu konuyu ele alan ilk kitap değildir; bu şeref, 1716’da yine Onania başlıklı bir eser kaleme alan bir İngiliz’e aittir. Meçhul İngiliz, ilk defa, mastürbasyonun kendine özgü bir klinik profile sahip, özel bir hastalık olduğunu iddia etmiştir; fakat iddialarını fazla renkli ve dağınık bir üslupla ortaya koyduğundan, kitabı erotik edebiyat meraklıları arasında çok tutulurken, bilim camiasınca ciddiye alınmaz. Tissot’nun kitabıysa bilakis son derece ciddidir: zira mastürbasyonun fizyolojik sonucunun neden delilik olması gerektiğini açıklamak gibi bir işe girişmiştir.

Tissot’ya göre mastürbasyon bir insanın fizyolojik açıdan yaşayabileceği en güçlü cinsel deneyimdir. Beyne, diğer tüm cinsel edimlerdekinden daha fazla kan pompalanmasına sebep olur. “Bu kan artışı,” diye yazar Tissot, “bu fazlalığın neden deliliğe yol açtığını açıklar […] Sinirleri dolduran kan miktarı onları zayıflatır; bu yüzden çevreden gelen tesirlere direnme güçleri azalır, böylece kuvvetten düşerler.” O dönemde yaygın olan, kan-sinir ilişkileriyle ilgili teoriler göz önüne alındığında, Tissot’nun çıkarımı gayet mantıklı görünür. Teorisinin yeni, şok edici, üstelik bilimsel açıdan temellendirilmiş gibi görünen asıl unsuru, bir insanın kendi kendine verdiği zevkin, karşı cinsten biriyle cinsel ilişkiye girdiğinde alacağı zevkten çok daha güçlü olduğu iddiasıdır. Toplumsal kısıtlamaların yokluğunda, kendiyle baş başa kalıp en saf dürtülerine uyma imkânı bulan herkes, oto-erotizm ateşiyle kavrulup delirme tehlikesi içindedir.

Tissot, Boerhaave’in yarım asır önce inşa ettiği klinik profile karşı çıkar. Mastürbasyonun neden kadınlarla aşırı cinsel ilişki kurmaktan daha tehlikeli olduğunu açıklamak üzere sekiz sebep sıralar. Bunlardan en sonuncusu ve en etkilisi, ruhsal sebeptir. Mastürbasyoncu, çapkın bir erkeğin aksine, “utanç ve korkunç bir pişmanlık duygusu” altında ezilir. Bu içsel ruhsal idrak beyne o kadar fazla kan pompalar ki sinirler gerçek bir kan istilasına uğrar. Buradaki fizyolojik açıklama da Tissot’nun çağdaşları nezdinde son derece makuldür, ve bu açıklamanın kanıtlar gibi göründüğü şok edici gerçek, ruhun, dizginlenmemiş arzular yüzünden kelimenin gerçek anlamında kendi kendini deliliğe sürükleyebileceğidir. İnsanın içten içe kendini delirtmesi fikri, Tissot’nun eseridir. Arzu, suçun idraki ve yıkımdan oluşan eksiksiz bir sistem kurulmuştur; Tissot, kendi içine dönük korkutucu bir erotik yaşamın hatlarını çizmiştir. Hem de diğer tüm erotik deneyimlerden daha tutkulu, daha önemli, daha tehlikeli bir yaşamdır bu: Velhasıl Tissot, insanı yalnızlığından kurtarmak gerektiğini söyler.

Tissot’nun, bu özel cinsel fenomeni ele alırken Kalvinist püritanizmini devreye sokmuş olması önemli. Hekimin, örneğin cinsel aşırılık gibi diğer cinsel hastalıklarla ilgilenirken benimsemesi gereken tarafsız, bilimsel tavır ile, mastürbasyonu ele alırken benimsemesi gereken ahlaki tutumu birbirinden ayırır. Mastürbasyon, failini, “hemcinslerinin merhametinden ziyade horgörüsüne layık kılan bir suç”tur. Boerhaave, cinsellikle ilgili, Hıristiyan ahlakından bağımsız bir bilimsel söylem geliştirmeye çalışmıştır. Tissot ise onu getirir – ama seçici bir tarzda: Hıristiyan ahlakı uyarınca cezalandırılmaya –tabiri caizse– değer tek cinsel fenomen oto-erotizmdir.

Tissot, 18. yüzyılda  ve 19. yüzyıl boyunca tıp ve eğitim çevrelerini derinden etkileyecek üç tavrı hayata geçirmiştir: Bir, yalnızlıkta yaşanan cinsellik hat safhada uyarıcıdır; iki, oto-erotizm insanın kendi bilincine en çok vardığı durumdur. Ve üç, aynı anda hem cinsel açıdan uyarılmış hem de kendi kendinin bilincinde olmak, başlı başına tehlikelidir: bedenin deliliğe götüren yola, ruhun da azap yoluna girdiğinin resmidir. Tissot’nun mirasında ve genel olarak 19. yüzyıl oto-erotizm fenomeninde önemli olan nokta şu: Otoriteler, oto-erotizm merceğinden bakarak bizzat erotizmi kavramaya çalışmışlardır. Bu üç varsayımı kuşanan araştırmacılar, cinselliği anlamak gibi bir işe soyunmuşlardır. Birbiriyle cinsel ilişki kuran insanların, hekimin zaman içinde vâkıf olacağı bir bilgi alanı oluşturduğunu varsaymak yerine, yaygın yaklaşım, bireyi yalıtıp kendi başına incelemek olur; zira insanın cinselliğini en yoğun şekilde tek başınayken hissettiği varsayılır. İnsanın yalıtılmış bir birey olarak ele alınmasını öngören bu yaklaşım, 19. yüzyıl bireyciliğinin başka biçimlerinin cinsellik alanına uygulanmasıdır.

Tissot’nun oto-erotizm yaklaşımı, 19. yüzyıl boyunca başlı başına cinselliği tasavvur etmenin yöntemi haline gelmiştir. Öncelikle, oto-erotizm hakkındaki inançlarından dolayı hekimler ve eğitmenler cinsel arzunun cinsel çekimden önce var olduğunu, dolayısıyla ondan ayrılabileceğini düşünüyorlardı. Arzunun normalde bir sır olarak yaşandığı varsayılıyordu. Yani, arzu kendi için ve kendi içinde bedenin parçası olduğuna göre, başka birini arzulamadan önce de var olması gerekiyordu ve gizli tutulduğunda daha da güçlü oluyordu. Bu cinsel arzu bireye aitti: başka bir insana duyulan çekimle uyanan bir şey değil, tatmin edilen bir şeydi.  Hekimin ya da hocanın önündeki iş, bireyin içinde saklı olan bu arzuya vâkıf olmaktı. Viktorya dönemi tıbbının, mastürbasyon yapanlar için semptom niyetine ne garabetler icat ettiği hepimizin malumu: mastürbasyon yapılan elin avuç içinde aniden zuhur eden kıllar, şişen diller, büyüyen gözler, veya söz konusu bir kadınsa, büyüyen klitoris. Viktorya dönemi hekimleri bu semptomları boşuna uydurmamıştı tabii: cinsel arzu, bireyin içinde saklı bir sır olduğundan, hekim veya başka bir otoritenin birey üzerinde kontrol kurmasının tek yolu cinsel arzuyu eleveren semptomlar yaratmak olabilirdi. Bu hayal mahsulü semptomların en uç örneği, Pouillet’nin 1876’da kadın mastürbasyonu üzerine yazdığı bir metinde karşımıza çıkar, ki bu konu üzerine yazılmış ilk tıbbi eserlerdendir. Kitaba göre bir kadının mastürbasyon yaptığına işaret eden belirtiler hırçınlık, yabancılara karşı asabiyet ve yalancılıktır. Bu özellikleri gösteren bir kadının mastürbasyon yaptığı muhakkaktır. Son olarak, diye devam eder Pouillet, “kelimelerle ifade etmenin idrak etmekten daha zor olduğu bir yön, bir je ne sais quoi vardır.” Tissot, oto-erotizmin faili kapalı bir iç dünyaya çektiğini savunur. Pouillet’nin zamanına gelene kadar, cinsel arzu fikri kişinin mahrem dünyası içine kapanmıştır. Bir başkası, bu arzu üzerinde, ancak bedende onun varlığını eleveren işaretler bulduğu zaman iktidar kurabilir. Bu iktidar ilişkisinin hayata geçirilmesi için arzunun algılanabilen bir şey olması gerekir.

Oto-erotizmin erotizmi anlama aracı haline gelmesinin ikinci yolu,  cinsel arzu ile hayal gücü arasındaki ilişkiyle ilgili. Tissot’nun, oto-erotik deneyime bir insanın yaşayabileceği en güçlü cinsel deneyim olarak baktığını hatırlayalım. 19. yüzyılda bu görüş, cinsel hayal gücünü de kapsamaya başlar. Bir insanın cinsel arzularının tek başınayken dizginlerinden boşandığına inanılır. 1842’de Lallemand, insanın yalnızken, bu hayatta asla tatmin edilemeyecek bir erotik yaşam icat ettiğini yazar. Hekimin, cinsel arzunun ateşini dışardan uygulanan bastırıcı tedbirlerle dindirmesi gerekir. Lallemand’a göre, evlilikte yaşanan cinsellik arzuyu yola sokmanın en iyi çaresidir. Bu dışsal, toplumsal kontrol teknolojilerinin hedefi, hayal gücünün etkisine mukabele etmektir. Fantezi ile toplumsal düzen arasında temel bir çatışma vardır.

Oto-erotizm yaklaşımından çıkarılan üçüncü ve en önemli ders, cinselliğin insan mizacını değerlendirecek bir ölçüt olabileceği fikridir. 19. yüzyılda Tissot’nun fizyolojik görüşü gözden düşmüşse de, oto-erotizm ile bireyin maneviyatı arasında kurduğu bağ daha da etkili olmaya başlar. Gençler için kaleme alınmış 1917 tarihli bir “cinsel hijyen” rehberinde, Robert Willson’ın The Education of the Young in Sex Hygiene kitabında söylenenlere bakalım: “Anne-babasının gözlerinin içine doğrudan ve gülerek bakabilen bir delikanlı, omuzlarını dikleştirip derin nefes alabilen, babasını yoldaşı annesini en iyi dostu belleyen delikanlı, mastürbasyon yapmıyordur.” Delikanlı anne-babasının gözlerinin içine doğrudan ve gülerek bakabiliyorsa, gizlediği hiçbir şey olmamasındandır: cinsellikle ilgili mahrem, yalnız kendisine ait bir sırrı yoktur. Bu görüş sonraları iyice genelleştirilir. Kişinin başka insanlara karşı dürüst ve samimi olması, kendi cinselliğiyle nasıl baş ettiğine bağlanır. Bu işi zorlaştıran bir etken, cinselliğin insanı içine çeken, karşı konulması zor, içe kapalı bir arzu deneyimi olarak görülmesidir. Dolayısıyla, cinsellik hakkında doğruları söylemekteki güçlük, ifşa olmaya direnen bir benlik hakkında doğruları söylemenin ayrılmaz parçası olur.

Augustinus, cinselliğin tanımının, eylem veya toplumsal konum meselesiyle ilişkili olduğunu savunan Artemidorus’tan farklı olarak, hissetme problemiyle ilişkili olduğunu düşünüyordu. Burada da aynı görüşle karşı karşıyayız. Cinsellik, içsel arzu dünyasının tamamını inşa eden yapıdır. Kendini tanıma yolunun, insanın ne yaptığıyla değil, neyi arzuladığıyla yüzleşmesinden geçtiği fikri, hem tıp literatüründe hem de Hıristiyan metinlerinde karşımıza çıkar.

Hakikat, cinsellik ve kendini bilme arasında kurulan bu bağ bir iktidar ilişkisine işaret ediyor. Düğüm öyle karmaşık biçimde atılmış ki, kişinin onu çözmesi için dışardan bir otoriteye ihtiyacı var: Hıristiyanlar rahibe günah çıkarır, biz hekime gideriz. Viktorya dönemi tıbbı Hıristiyan köklere döndüyse bunun sebebi cinsel baskıyı savunması değildi; kişinin kendini, daha bilgili başka birinin rehberliği ve kontrolü altında tanımasına atfedilen psikolojik önemdi.

Tissot’nun mirasıyla ilgili bu analiz, daha önce ortaya attığım farklılık meselesiyle ilişkilendirilebilir. Cinsellik her insanın tecrübe ettiği bir şeydir, ama 19. yüzyılın tıp ve eğitim kuramlarının bıraktığı miras yüzünden, cinselliğimizi anlarsak bizi başkalarından ayıran ve birey kılan şeyin ne olduğunu da anlayacağımızı düşünüyoruz. Evrensel, tikeli tanımlamak için kullanılıyor. Viktorya döneminden bize kalan ve bu süreci kafa karıştırıcı hale getiren bir unsur varsa, o da cinselliğin eylem değil arzu temelinde tanımlanmasıdır. Krafft-Ebings’in hastalarından biri şöyle demişti: “Herkes sevişir, ama her insan sevişirken özel bir şey düşünür.” Bir insanın mahrem cinsel arzularından yola çıkıp sadakati, cesareti veya samimiyeti hakkında fikre varmak imkânsıza yakındır. Bu düşüncelerin, bu arzuların, bu fantezilerin bir insanın kişiliğini tanımlamada bu denli önemli görülmesi, bireysel farklılığı da esrarengiz bir şeye dönüştürür. Arzuya atfedilen öncelik Hıristiyanlığın mirasıdır. Ve bugün, miras aldığımız şeyle baş edebildiğimiz kesinlikle söylenemez.

 

 

 

erotizm