Georg Lukács’a Karşı: Popülerlik ve Realizm

Georg Lukács ve Ernst Bloch 1938’de ekspresyonizm üzerinden bir “realizm-modernizm” tartışması başlattılar. Bloch-Lukács arasında başlayan bu tartışmanın, sanatın özerkliği/toplumsallığı, popüler sanat/elitizm, form/içerik gibi, 20. yüzyıl sanat kuramını belirleyen kavramlar bağlamında büyük etkisi oldu. İlerleyen yıllarda Brecht ve Adorno da bu tartışmaya katıldı. E-skop’ta tartışmanın popüler sanatla ilgili bölümlerine yer veriyoruz. Aşağıdaki pasajlar, Brecht’in 1967’de yayınlanan “Georg Lukács’a Karşı” başlıklı makalesinin “Popülerlik ve Realizm” bölümünden seçildi. Ernst Bloch’un bu çerçevede yayınlanan pasajları için bkz. “Ekspresyonizm ve Popüler Sanat”. Lukács’ın metni için bkz. Popüler Sanat Nedir? [Kaynak: Estetik ve Politika: Realizm-Modernizm Çatışması içinde, çev. Elçin Gen, Taciser Belge, Bülent Aksoy (İstanbul: İletişim Yayınları sanathayat dizisi, 1. baskı 2016).]

 

 

Egemen estetik anlayışı, kitap fiyatları ve polis baskısı, yazar ile halk arasında her zaman belli bir uzaklığın olmasına yol açmıştır. Ne var ki bu uzaklığın artmasını tamamen “dışsal” bir olay sanmak yanlıştır, yani gerçekçi değildir. Hiç şüphesiz bugün popüler bir üslupla yazabilmek özel çaba gerektiriyor. Öte yandan, böyle yazmak biraz daha kolaylaştı; kolaylaştı ve acilleşti. Halk ile üst tabakalar arasındaki kopukluk daha netleşti; sömürücüler, baskıcılar iyice öne çıkıp, halka karşı muazzam boyutlara ulaşan kanlı bir savaş açtılar. Taraf tutmak kolaylaştı. “Kamu” arasında açık bir savaş başladı denebilir.

Realist üslupta bir edebiyat talebi de artık öyle kolayca geçiştirilemez. Bir kaçınılmazlık haline geldi bu. Egemen sınıflar eskisinden daha çok ve daha büyük yalanlara başvuruyor. Doğruyu anlatmak eskisinden de acil bir görev şimdi. Çekilen acılar da, acı çekenlerin sayısı da çoğaldı. Kitlelerin büyük acıları göz önünde tutulunca, ufak çaplı dertlerle ya da küçük grupların karşısına çıkan güçlüklerle uğraşmanın gülünç, hatta alçakça olduğu düşünülmeye başladı.

Giderek artan barbarlığa karşı tek dostumuz halktır – bu barbarlıktan en çok çeken halk. Yalnızca halktan bir şeyler bekleyebiliriz. Demek ki, halka dönme, onun dilini konuşma zorunluluğu ortada. Dolayısıyla, “popüler sanat” ve “realizm” terimleri bizim doğal müttefiklerimiz. Edebiyatta hayatın aslına sadık imgeler bulmak halkın, geniş emekçi kitlelerinin yararınadır; işin aslı, hayatın aslına sadık imgeler, yalnızca ve yalnızca halka, geniş emekçi kitlelerine hizmet eder, bu nedenle her koşul altında anlaşılır ve onlara yararlı –başka deyişle popüler– olmaları gerekir. Ne var ki, bu kavramların kullanılıp iç içe geçirildiği önermeler ortaya konmadan önce, kavramların kendisini iyice ayıklayıp temizlemek gerekiyor. Söz konusu kavramların hiçbir tarihi olmadığını, tam bir uzlaşma ya da kesinlik taşıdıklarını, şeffaf olduklarını düşünmek yanlıştır. “Popülerlik” kavramının kendisi pek popüler değildir. Öyle olduğuna inanmak gerçekçiliğe ters düşer. […]

“Halkın”, boş inanca dayalı bir tarzda, daha doğrusu boş inancı teşvik edecek bir tarzda temsil edildiği formlar, tam da şiirsel denen formlardır. Bunlar halkı, değişmeyen özelliklerle, içi boş geleneklerle, sanat biçimleriyle, alışkanlık ve göreneklerle, dindarlıkla, soya dayalı düşmanlarla, yenilmez güçle vs. donatırlar. İşkenceciler ile işkence görenler, sömürülenler ile sömürenler, aldatanlar ile aldatılanlar arasında akıllara durgunluk veren bir aynılık oluşur; meselenin kesinlikle, tepedekilere karşı çıkan “küçük” emekçi kitlelerle ilgisi yoktur.

Böyle bir halk kavramıyla uygulanagelen bir yığın aldatmacanın uzun ve karmaşık bir tarihi var: bir sınıf mücadeleleri tarihi. Burada bu konuya girmek niyetinde değiliz; sadece, popüler sanata ihtiyaç var derken ve bununla geniş kitleleri, azınlık tarafından ezilen çoğunluğu, “halkın kendisini”, bunca zamandır siyasetin nesnesi olup artık siyasetin öznesi durumuna gelmesi gereken üreticiler kitlesini hedef alan bir sanatı kastederken, bu aldatmaca olgusunu da gözden kaçırmayalım istiyoruz. Şunu unutmayalım ki halkın tam anlamıyla gelişmesi nicedir güçlü kurumlar tarafından engellendi, gelenekler aracılığıyla suni ama etkili bir biçimde bastırıldı ve halk kavramına tarih dışı, gelişme dışı, durağan bir damga vuruldu. Biz kavramın bu biçimiyle ilgilenmiyoruz; daha doğrusu, kavramın bu biçimiyle savaşmak zorundayız.

Bizim popüler kavramımız, tarihî gelişme içinde tam rolünü oynamakla kalmayıp, tarihi etkin bir biçimde avucunun içinde tutan, hızını ve yönünü belirleyen bir halkı ifade ediyor. Bizim aklımızda tarihi yapan, dünyayı ve kendilerini değiştiren bir halk var. Bizim aklımızda savaşan bir halk, dolayısıyla da kavgacı bir “popüler” kavramı var.

Popüler şu anlama geliyor: Geniş kitleler tarafından anlaşılabilir olan, onların anlatım biçimlerini benimseyip zenginleştiren / olaylara onların bakış açısından bakabilen, bu bakışı pekiştirip düzelten / halkın en ilerici kesimini temsil ederek onun önderliği elde etmesine yardım eden ve böylelikle halkın başka kesimleri için de anlaşılabilir olan / geleneklerle bağ kurup onları geliştiren / önderlik mücadelesi veren halk kesimine, halihazırda ülkeyi yöneten kesimin başarılarını ileten.

Şimdi “realizm” kavramına gelelim: Bu da, farklı amaçlar için birçok kişi tarafından kullanılmış eski bir kavram olduğundan, kullanılmadan önce temizlenmesi gerekiyor. Bunu yapmak şart, çünkü halkın kültür mirasını devralması ancak bir el koyma hamlesiyle mümkün olabilir. Edebiyat eserleri fabrikalar gibi devralınmaz; edebi anlatım biçimlerine imtiyazlarda olduğu gibi el konamaz. Edebiyatta çok farklı örneklerine rastlanan realist yazım tarzı bile, en küçük ayrıntılarına kadar, ne şekilde, ne zaman ve hangi sınıf tarafından kullanıldığının izlerini taşır. Halk, gözümüzün önünde mücadele ederek gerçekliği değiştirirken, “denenmiş” anlatı kurallarına, saygı değer edebiyat modellerine, ezeli ebedi estetik yasalara bağlanıp kalmamalıyız. Realizmi, halihazırdaki belirli eserlerden çıkarsamaya çalışmamalıyız; eski veya yeni, denenmiş veya denenmemiş, sanattan veya sanat dışından türetilmiş her aracı kullanarak, insanlığa gerçekliği, vâkıf olabileceği bir biçim altında sunmalıyız. Tarihin belli bir dönemine ait, belli bir tarihî forma sahip bir roman türünü –diyelim Balzac veya Tolstoy romanını– realizmin tanımı haline getirmemeye, salt biçimsel, edebi bir realizm ölçütü koymamaya dikkat etmeliyiz. Realist yazım tarzının yalnızca her şeyin kokusunun ve tadının alındığı; ortada bir “atmosfer” olup olay örgülerinin psikolojik karakter çözümlemesine götürecek şekilde kurgulanmış olduğu durumlarla sınırlı olduğunu öne sürmemeliyiz. Bizim realizm kavramımız geniş ve siyasi olmalı, tüm geleneklere egemen olmalıdır.

[…]

 


Brecht’in “Ana” oyunundan, Berlin Deutsches Theater, 1951. Kostümler ve sahne projeksiyonları John Heartfield’a ait.  

 

Zalimler her çağda aynı yöntemlerle çalışmaz. Her zaman aynı şekilde tanımlanmaları mümkün değildir. Dün popüler olan bugün öyle değildir, çünkü bugünkü halk dünkü halk değildir.

Şu konuda tartışılacak bir taraf yok: Araçlar, hangi amaca hizmet ettiklerine göre sorgulanmalıdır. Piscator’un, geleneksel formları sürekli yıktığı tiyatro deneyleri, en büyük desteği işçi sınıfının en ileri kesimlerinden gördü; benimkiler de öyle. İşçiler her şeyi, içeriğin doğruya uygunluğu ölçütüyle yargıladılar; hakikatin, toplumun gerçek mekanizmasının sunuluşuna yarayan her yeniliği sıcak karşıladılar; teatral görünen, sırf kendi için kullanılmış (yani henüz amacını gerçekleştiremeyen ya da artık gerçekleştiremez olan) araçları benimsemediler. […] İşçiler bize ders vermekten çekinmiyorlar, kendileri de öğrenmekten korkmuyorlardı. İşçilere, kendi gerçek koşullarıyla ilgili olduğu sürece cüretkâr, alışılmamış şeyler vermekten korkmamalı derken, kendi deneyimlerime dayanıyorum. “Sıradan halk bunu anlamaz” diye araya girecek kültürlü sanat uzmanları her zaman çıkacaktır. Ama halk bu kişileri sabırsızlıkla bir kenara itip, sanatçıları dolaysızca anlamaya çalışacaktır. […] Kendileri sahne için yazıp oynadıkları zaman inanılmaz özgün işler ortaya çıkardılar. Kimilerinin burun kıvırdığı ajit-prop denen sanat, yeni sanat yöntemleri ve anlatım biçimleriyle dolu bir madendi. Çoktan unutulmuş, sahici popüler sanat çağlarından, yeni toplumsal amaçlara uygun olarak cesurca değiştirilmiş çok güzel öğeler çıktı ortaya: nefes kesici daraltma ve sıkıştırmalar, enfes yalınlaştırmalar, çoğunda da şaşırtıcı bir zarafet ve güç, karmaşadan çekinmeyen bir bakış. Bunun büyükçe bir kısmı ilkel olabilir, ama gene de bu, burjuva sanatının görünürde çok incelmiş ruhî manzaralarınınki gibi bir ilkellik değil. Birkaç başarısız kompozisyon yüzünden, işin özüne varmaya ve soyutlamayı mümkün kılmaya çalışan ve bunda sık sık başarılı olan bir tasvir üslubunu toptan reddetmek yanlıştır. İşçilerin keskin gözleri gerçekliğin natüralist tasvirlerinin yüzeyini delip geçmiştir. […] Kendi deneylerimden söz etmem gerekirse, işçiler Üç Kuruşluk Opera’daki hayal ürünü kostümlere ve gerçekdışı görünen ortama karşı çıkmıyorlardı. Dar görüşlü değillerdi – bilakis, darlıktan nefret ediyorlardı (daracık ve tıkış tıkış evlerde oturuyorlardı sonuçta). Yaptıkları her şeyin ölçeği büyüktü; ama idareciler pintiydi. Oyuncuların gerekli bulduğu bazı şeyleri fazlalık sayıyorlardı; ama gene de, aşırılığa karşı olmadıkları için, cömert davranıyorlardı; sadece, fazlalık olan kişilere karşıydılar. Uysal bir beygire ağızlık takmak gibi dertleri yoktu, ama yükünü çektiğinden de emin oluyorlardı. “Tek yöntem” türünden şeylere saplanıp kalmıyorlardı. Amaçlarına ulaşmak için çok sayıda yönteme başvurmak gerektiğini biliyorlardı.

Görülüyor ki, popüler sanat ve realizm için ölçüt seçerken hem dikkatli olmak, hem de kısıtlamalardan kaçınmak gerekiyor. Genellikle yapıldığı gibi, yalnızca, mevcut popüler eserlerden ya da mevcut realist eserlerden çıkarılmamalıdır bu ölçütler; yoksa elde edilen ölçütler formalist, ortaya konan popüler sanat ve realizm örnekleri de yalnızca şeklen öyle olur.

Bir eserin realist olup olmadığı, yalnızca, realist olduğu söylenen ya da yazıldıkları dönemde realist olan eserlerle karşılaştırılarak belirlenemez. Her yeni durumda, yaşamın tasvirini, başka bir tasvirle değil, o eserde anlatılan yaşamın kendisiyle karşılaştırmak gerekir. Popülerlik konusunda çok dikkat edilmesi gereken aşırı formalist bir işlem daha vardır. Bir edebi eser, sırf yazıldıkları çağlarda anlaşılmış olan eserlerle tıpatıp aynı biçimde yazıldığı için anlaşılır olacak diye bir kaide yoktur. Sonuçta kendi zamanlarında anlaşılır olmuş o eserler de, kendilerinden öncekilere benzetilerek yazılmış değildir. Onları da anlaşılır kılmak için çeşitli yollara başvurulmuştur. Bunun gibi, bizler de bugünkü yeni eserlerin anlaşılırlık kazanabilmesi için bir şeyler yapmalıyız. Yalnızca “popüler olmak” yetmez, “popüler hale gelme” süreci de vardır.

Yaşayan, mücadeleci, gerçeklikle her yönden uğraşan ve gerçekliği tam anlamıyla kavrayan, sahiden popüler bir edebiyatımız olsun istiyorsak, gerçekliğin hızlı gelişimine ayak uydurmalıyız. Büyük emekçi kitleler çoktan harekete geçti. Düşmanlarının gayretleri ve gaddarlığı bunun kanıtı.

 

Estetik ve Politika: Realizm-Modernizm Çatışması içinde, çev. Elçin Gen, Taciser Belge, Bülent Aksoy (İstanbul: İletişim Yayınları sanathayat dizisi, 1. baskı 2016), s. 116-125.

popüler kültür