İsrail’in İşgal Mimarisi

 

 

 

İşgal Topraklarını Haritalandırmak: İsrail’in Mutlak Bilgi Kontrolü

Orta Doğu’daki ana ihtilafın temel öğelerine vâkıf olduğumuzu varsayıyoruz: İsrailliler ve Filistinliler arasındaki çatışma; diğer bir deyişle, Filistin topraklarının paylaşımı üzerine dönen çatışma. İsrail “Bağımsızlık Savaşı”ndan veya Filistinlilerin “Felaket Günü”nden (bakış açısına göre değişir ama her halükarda 15 Mayıs 1948 ve 20 Temmuz 1949 tarihleri arasında vuku buldu) önce bile her iki tarafı da tatmin edecek bir paylaşım planı önermek mümkün değildi. İsrail ve Filistin bölgeleri ya iç içe geçmişti ve ayrılamayacak kadar dip dibeydiler ya da fiilen örtüşüyorlardı. Örneğin, 1947’de Birleşmiş Milletler Filistin Özel Komitesi, Filistin topraklarından bitişik bir İsrail Devleti kesip çıkarmayı başaramamış, ve dolayısıyla, siyasi olarak bağımsız fakat coğrafi olarak örtüşen ve birbirine bağlı iki devlet –İsrail ve Filistin Devletleri– kurulmasını önermekle yetinmek zorunda kalmıştı. Yeni İsrail Devleti ile 1949 Ateşkesi sırasındaki komşularını ayıran Yeşil Hat’ın yapım sürecinde 700.000 Filistinli ya yerlerinden edildi ya da “resmi İsrail’deki evlerini terk etmeye mecbur edildi.

Mültecilerin büyük bir çoğunluğu “geçici” olarak, maalesef ama oldukça tahmin edilebilir bir şekilde tam da İsrail’in 1967 savaşı sonrasında ele geçirip işgal etmeye koyulacağı topraklar arasında bulunan Gazze şeridi ve Batı Şeria’ya yerleşti. İsrail,1967’nin sonu itibariyle ve hem uluslararası hukuku hem de kendi yasalarını açıkça ihlal ederek –o gün bugündür İsrail Yüksek Mahkemesi’nde mücadele ediliyor– sistematik bir biçimde Batı Şeria’ya ve Gazze şeridine “yerleşmeye” başladı – yani, buraları kolonize etmeye. Sina Yarımadası 1982’de Mısır’a iade edilmiş olsa da İşgal Altındaki Topraklardaki yasadışı yerleşimler pıtrak gibi çoğalmaya devam etti. İsrail’in süregiden işgaline ve kolonizasyonuna karşı iki İntifada (Ayaklanma) gerçekleşti: Birinci İntifada 1987 ile birinci Oslo Anlaşması’nın imzalandığı 1993 yılları arasında yaşandı; ikincisi ise 2000’de başladı ve hâlâ devam ediyor. 2003’te İsrail, hesapta Filistin halkının egemenliği altında bulunan ama aslen İsrail tarafından doğrudan işgal altında olmasa da uzaktan denetlenen yüzlerce dönümlük yamalı toprak ile (yasadışı) yerleşimleri birbirinde ayıran, oldukça dolambaçlı ve hayli tartışmalı (ve tamamen yasadışı) bir sınır oluşturan dev “Batı Şeria Duvarının” inşaatına başladı.

 

 

 

Evet, bütün bunları biliyoruz ama söz konusu ihtilafın 60 yıllık bir tarihi olduğu halde elimizde İşgal Altındaki Topraklara ait, geniş kitleler tarafından erişilebilir çok az harita var. İyi haritaları kastediyorum: “sahada olan biteni” sahiden gösteren doğru, bilgilendirici ve kullanışlı haritalar. İnsan sormadan edemiyor: Batı Şeria’nın haritasını çıkarmak mümkün dahi değil mi? Batı Şeria, haritalandırılması mümkün olmayacak kadar karmaşık bir politik coğrafya mı?

Şimdiye kadar elimizde bulunan yegâne haritalar İsrail haritalarıydı; yani, İsrail Savunma Kuvvetleri (İSK) tarafından hazırlanmış ve/ya onaylanmış haritalar. Edward Said’in “Filistinliler Kuşatma Altında” başlıklı yazısında (London Review of Books, 24 Aralık 2000) ifade ettiği gibi “Oslo’daki” Filistinli müzakerecilerin “kendilerine ait detaylı bir haritaları yoktu; keza, akıl almaz bir şekilde, müzakere ekibinden hiç kimsenin İşgal Altındaki Toprakların coğrafyası hakkında kararlara karşı çıkacak ya da alternatif öneriler getirecek ölçüde bilgisi yoktu [...] Mevcut kriz çıktığından beri gazetede ya da televizyonda yayınlanan onlarca haberin tekinde bile ihtilafın neden bu boyutlara geldiğini açıklayabilecek bir harita sunulmadı”. Şunu unutmamak gerekiyor ki, Oslo’da haritasız Filistinlilerin karşısında sivil İsrailliler değil, “arazinin yapısını” kesinlikle çok ama çok iyi bilen ordu mensupları oturuyordu: ne de olsa araziye şekil veren onlardı.

İlginçtir ki, bu haritasızlık durumunu neredeyse herkes teyit edebilir. İnternete girin, pek methedilen Google Maps sayfasını açın ve ister “İsrail”i ister “İşgal Altındaki Topraklar”ı arayın. Her iki durumda da göreceksiniz ki “Harita” ayarlarında en önemli otoyolların, şehirlerin ve kasabaların kesinlikle tek bir tanesi bile belirtilmemiş; bu tür temel bilgilere “Uydu” ve “Arazi” ayarlarından da ulaşmak mümkün değil. (Standart uygulama gereğince, bu tür temel bilgiler Lübnan, Suriye ve Mısır aramalarında bulunabiliyor.) Yani, aslına bakılırsa, Google Maps’te ne İsrail’in ne de İşgal Altındaki Toprakların haritası bulunuyor. Otoyolların, şehirlerin, kasabaların, sokakların ve evlerin uydu resimlerinin olduğu doğru, ama harita denen şey resimlerden oluşmaz: haritaya bakmak yetmez, okumak da gerekir; varlığını takdir etmek yetmez, doğruluğunu sorgulamak gerekir. “Arazi” ayarının tıkır tıkır çalıştığı da doğru, ama bir haritayla desteklenmediği sürece bu tür topografik veriler hiçbir işe yaramaz; hele ki batıdan doğuya, sahillerden tepelere doğru ilerledikçe, topu topu birkaç kilometrelik bir alan içerisinde, arazinin değiştiği ve yasadışı İsrail yerleşimlerinin (ve diğer “güvenlik” yerleşimlerinin) tepelerde, Filistin kasabalarının ve mülteci kamplarının ise vadilerde bulunduğu İsrail ve Batı Şeria –özellikle de ikincisi– mevzubahis ise. Tam da arazinin bu yapısından ötürü, bir İsrail yerleşiminin havadan çekilmiş fotoğrafı göze hoş gelirken, toprak seviyesinden çekilmiş bir fotoğraf tepe ile vadi, İsrailli ile Filistinli, zengin ile fakir ayrımını çok net bir şekilde gözler önüne serdiği için rahatsız edici bulunabilir. Ve bu fotoğraflardan yalnızca ikincisi, katları arasına tel ağlar gerilmiş binaları, çatılarına “yollar” inşa edilmiş evleri ya da uzun ve yükseltilmiş platformlar vasıtasıyla tepedeki yerleşimleri birbirine bağlayan gerçek “otoyolları” gözler önüne serebilir. Son olarak da, üç Google Maps ayarının hiçbirinde yer seviyesine zum yapmak, en azından, Beyrut, Şam ya da Kahire’ye bakarkenki kadar baş döndürücü bir yakınlıkta bir görüntü elde etmek mümkün değil. Özellikle Doğu Kudüs’te “bulutlar” (görüntülerin kasti bir tahrifi olmasın?), kimi binaların ve sokakların doğru dürüst görülmesini engelliyor.

Doğrusu acayip işler, ama birer muamma da sayılmazlar. Tüm uydu görüntülerini (İsrail ordusuyla yakın ilişki içinde bulunan) Amerikan Savunma Bakanlığı’nın gizliliği kaldırılmış verilerinden elde eden Google Maps, düşmanlarına karşı İsrail’in güvenliğini korumak adına yukarıda bahsi geçen elemeleri yapmayı kabul etti: “uydularımızı müttefiklerimize karşı kullanmayız”.[1] Her düşman gibi, ister zorunlu ister gönüllü, ister paralı askerlik esasına dayanan ordular olsun ister “terörist” gruplar, İsrail’in düşmanları da İsrail hakkında elzem bilgiler barındıran haritalara ihtiyaç duyar. Bu düşmanlar dünyanın her yerine yayılmış olabilecekleri için de, İSK, dünyadaki hiç kimsenin elinde İsrail’in ve işgal ettiği toprakların haritasının bulunamayacağına hükmetti. Bir anlamda, dünyanın kendi kendisi hakkındaki bilgisine ve algısına getirilen bu kısıtlamalar (“küreselleşmeye” getirilen sınırlar da diyebilirsiniz) İsrail’in hem kendi toprakları hem de işgal ettiği topraklar üzerinde mutlak egemenlik –hava sahasına olduğu kadar “uzaya” da hükmeden bir egemenlikkurmasını sağlıyor. (Tüm bunlar, Afganistan ve Irak gibi ülkelerin ulusal egemenliklerinin ve hava sahalarının ABD ve müttefikleri tarafından ihlal edildiği, zapt edildiği ve işgal edildiği bir sırada oluyor.) Kimi askerî uçakların ve uyduların delici radarlarına rağmen, İsrail ve işgal ettiği toprakların haritasına uygulanan dünya çapındaki karartma yerin dibinden uzaya kadar uzanıyor.

 

Mimarinin Suç Ortaklığı

Tüm bunlardan dolayı, 2002’de İsrailli mimar Eyal Weizman’ın dünyanın ilk geniş kapsamlı İşgal Edilmiş Topraklar haritasını yayınlaması büyük bir yankı uyandırdı. Hollow Land: Israel’s Architecture of Occupation (Verso, 2007) adlı kayda değer kitabına yazdığı “sonsöz”de Weizman şöyle diyor:

 

Arazinin yüksek noktalarının nirengisi ve daha sonraları hava fotoğrafları ve uydu görüntüleri vasıtasıyla perspektifini oluşturan haritacılık çok yakın bir zamana kadar neredeyse tamamen kolonyal iktidar mekanizmalarıyla ilişkilendirilmiştir. Fakat, [ikinci] İntifada’dan beri, giderek daha yaygın bir şekilde iktidar mekanizmalarına başkaldırma ve onları sekteye uğratma girişimleriyle ilişkilendiriliyor [...] 2001’de, B’Tselem’de çalışan araştırmacı Yehezkel Lein’den bir davet aldım: yapılı çevre yoluyla –bilhassa İsrail yerleşimlerinin planlaması yoluyla– Filistinlilerin haklarının ihlal edilişini gözler önüne serecek kapsamlı bir raporun, Land Grab, hazırlanmasına katkıda bulunmamı istedi. Sayfalarca çizimi, düzenlemeyi, taslağı ve planı çözümleyerek, bazı saha ölçümleri ve tepe uçuşları gerçekleştirerek mimarinin ve planlamanın en gündelik kullanımlarında insan hakları ve uluslararası hukuk ihlalleri tespit ettik [...] Suçu, imar planları için tasarladıkları çizgilerle, mimarlar ve planlamacılar işlemişti. Kanıt ise çizimlerin kendisiydi. Mimarlığın işgal ile giriştiği suç ortaklığını kanıtlayacak delilleri toplarken, tüm çizimleri ve imar planlarını tek bir haritada biraraya getirdik. (s. 261-2)


Weizman’ın Batı Şeria’daki İsrail Yerleşimleri Haritası halen erişime açık; harita ayrıca, Weizman’ın 2005’te tamamladığı Gazze haritasıyla beraber, Hollow Land kitabında yeniden basıldı. Her iki harita da profesyonelce tasarlanmış, oldukça detaylı ve renklerle kodlanmış. İkisi de “zor” ama zorlukları sunum yöntemlerinden değil, tasvir ettikleri mekânsal düzenlemelerin ve uygulamaların aşırı karmaşıklığından kaynaklanıyor. Mesela,Weizman’ın Batı Şeria haritası, itina ile ve gayet okunabilir bir şekilde, on farklı alan türünün (üç farklı tipte İsrail yerleşimi, İsrail’in askeri üsleri ve El Halil’e yönelik iki sınıflandırma da dahil altı tip Filistin toprağı) varlığını gözler önüne seriyor. Öyle gözüküyor ki Weizman’ın, İşgal Altındaki Toprakların haritasını yapmak için yeni bir haritalandırma yöntemi geliştirmesi gerekmemiş: yeni mekân, mekânsal pratik ve yapılı çevre kavramları üzerinden düşünmesi ve çalışması yeterli olmuş.

Weizman’ın ifadesiyle, harita “İsrail hükümetine karşı açılan davalarda coğrafi bir araç olarak kullanılmaya başladı”; “işgal etrafında şekillenen söyleme ‘mekânsal bir yön’ vererek çatışma hakkındaki politik kavrayışımıza fiziksel ve coğrafi bir gerçeklik kazandırdı ve farklı örgütler tarafından çizilen ve dağıtılan çok çeşitli haritaların hazırlanmasına ön ayak oldu” (s. 262). Bu satırlara düşülen bir notta, Weizman gururla haritasının (ve ona eşlik eden araştırmanın) 2003 yılında Lahey’deki Uluslararası Adalet Divanı’nda Duvarla ilgi görülen bir davada Filistin tarafının avukatları tarafından delil olarak sunulduğunu aktarıyor. Fakat sonradan, İsrail Savunma Bakanlığı planlamacılarının haritayı kendi amaçları doğrultusunda kullandıklarını öğrenince Lein ve kendisinin dehşete kapıldıklarını da ekliyor.

 

“İnsani Sorunların İnsani Çözümleri Yoktur” – G. Agamben

Weizman’ın devrimcilik gibi bir iddiası yok; ama hazırladığı harita, Batı Şeria ve Gazze’deki işgalde “reformu” veya insanileşmeyi değil, işgali tümden sona erdirmeyi hedefleyen devrimci bir girişim. Weizman çalışmasını, mütevazı bir yaklaşımla, işgale karşı mücadele eden bağımsız örgütlerin çalışmalarına benzetiyor: Kudüs Uygulamalı Araştırma Enstitüsü (ARIJ), Planlama Hakları için Plancılar (Bimkom), Konut Yıkımına Karşı İsrail Komitesi (ICAHD) gibi. Bu örgütler, Weizman’ın ifadesiyle, "işgali sona erdirmesi için İsrail hükümeti üzerinde baskı oluşturacak eylemler” örgütlüyor (s. 259-260). Weizman’a göre bu grupların çalışmaları, “insan hakları örgütleri ve BM organları kanalıyla Filistin mülteci kamplarının tasarlanmasına ve iyileştirilmesine, yıkılan evlerin ve kamu binalarının yeniden yapılmasına, Batı Şeria’daki duvar yüzünden erişime kapanan okul ve hastanelerin taşınmasına yardımcı olan mimarların” yaptığı işe taban tabana zıt. (s. 260). Bu tür girişimlerin amacı işgali sona erdirmek değil, “İsrail’in işgal rejimi koşullarında yaşayan Filistinlilerin hayatlarını daha çekilir kılmak” (s. 260):

 

Sonuçları iyi düşünülmemiş doğrudan müdahale, ne kadar iyi niyetlerle yapılmış olursa olsun, bizzat iktidarın amaçlarına alet olabilir. Bu tür girişimler, genellikle kontrolü elinde tutan ordunun hukuki sorumluluğuna giren –ama öyle olduğu göz ardı edilen– işlevleri üstlenir. Böylece orduyu sorumluluklarından kurtarır ve kaynaklarını başka yerlere tahsis edebilmesini sağlar. Dahası bu tür müdahaleler, İsrail Savunma Kuvvetleri’nin eylemlerinin sonuçlarını yumuşatarak işgalin daha tahammül edilebilir ve etkili olduğu izlenimi yaratabilir, dolayısıyla onun genişletilmesine katkıda bulunabilir. İşte “insani yardım açmazı” diye bilinen sorunun özü budur. (s. 260)


Weizman, bu bölüme ait bir dipnotta Giorgio Agamben'in Kutsal İnsan: Egemen İktidar ve Çıplak Hayat [Ayrıntı, 2001] adlı kitabına referans veriyor: "Agamben bu yüzden ‘insani yardım kurumlarının, savaştıkları güçlerle gizli bir işbirliği içinde’ olduklarını söyler. Ona göre her ikisi de varlığın politik yönüyle değil insani yönüyle ilgilenmektedir. Ve şöyle uyarır bizi: ‘İnsani sorunların insani çözümleri yoktur’.” (s. 308). Weizman kitabın başka bir yerinde “ordunun, kendisine karşı çıkan insani yardım ve insan hakları örgütlerinin mantığını kendi operasyonlarına dahil ettiği, hatta onlarla doğrudan işbirliği kurduğu süreçlerin” somut bir örneğini veriyor (s. 152): İsrail Savunma Kuvvetleri, sözümona “Filistinlilerin yaşamı üzerinde oluşan tahribatı asgariye indirmek” için 2003 yılı yazında Başka Bir Hayat programını geliştirir, amaç “Filistin halkının her türlü gıda ve altyapı ihtiyacının İSK tarafından karşılanmasını gerektirecek insani krizi önlemek”tir (aktaran Weizman, s. 149).

 

İsrail Ordusu’nun Deleuze ve Guattari’yi Temellük Etmesi

Kitabın bütününe bakıldığında, Weizman'ın Agamben’den yararlanması biraz istisnai bir durum. Weizman, Toplumu Savunmak Gerekir [YKY, 2008] adlı derlemesi başta olmak üzere Michel Foucault’nun eserlerine de değiniyor ama onun dışında herhangi bir eleştirel kuramcıdan söz etmiyor veya “kavram devşirmiyor”. (Bu noktada, Gaston Bachelard ve Henri Lefebvre gibi iki öncü mekân kuramcısının eksikliği özellikle dikkat çekici bulunabilir.) Weizman sadece, Gilles Deleuze ve Felix Guattari, Guy Debord ve Georges Bataille gibi iyi bilinen çağdaş eleştirel kuramcıları genel anlamda ele alıyor, bunun sebebi de İSK’nın bazı birimlerinde bu kuramcıların eserlerini askerî alana uyarlamaya yönelik ciddi bir girişimin mevcut olması. 

Weizman’ın aktardığına göre, “küresel eğilimleri izleyen İSK, son yıllarda yönetimin farklı kademelerinde bazı enstitüler ve düşünce kuruluşları” kurdurmuştu. Bunlardan biri de, İsrail ordusundaki tüm üst düzey görevlilere –ve ABD deniz piyade sınıfının bazı mensuplarına– eğitim veren Operasyonel Kuram Araştırma Enstitüsü (OTRI) idi. OTRI, 1996-2006 yılları arasında, ikisi de emekli tuğgeneral olan Şimon Naveh ve Dov Tamari’nin yönetimi altında faaliyetlerini sürdürdü. OTRI’nin en ateşli öğrencilerinden biri olan Tuğgeneral Aviv Kochavi, İsrail ordusunun Mart-Nisan 2002’de Nablus’taki Balata mülteci kampı ile Batı Şeria’daki bazı Filistin kentlerini hedef alan saldırısını yönetmişti. Weizman’ın kendisiyle yaptığı bir söyleşide Kochavi şunları söylüyordu: "Düşman[ımız], mekânı geleneksel, klasik bir tarzda yorumluyor. Bu da demek oluyor ki sokak, [bizim açımızdan] içinde yürünmesi yasak olan bir yer; kapı, içinden geçilmesi yasak olan bir yer; pencere, içinden bakılması yasak olan bir yer çünkü sokakta bizi bir silah, kapıların arkasında bizi bir bubi tuzağı bekliyor.” (s. 198). Nitekim, meskun mahallerde muharebenin “geleneksel” ordular tarafından yürütülmesini engelleyen etkenlerden biri de, mekândaki bu potansiyel ölümcüllük. Kochavi’nin çizdiği tabloda, Filistinlilerin savunma konumu o kadar güçlü ki, saldırı konumundaki bir ordunun başarıya ulaşması zor: daha doğrusu, uluslararası hukuka uymak zorunda olduğunu düşünen, dolayısıyla koca bir mahalleye bomba atıp oradaki herkesi öldürmesi mümkün olmayan bir ordunun. Gelgelelim, Kochavi’nin komutası altındaki İsrail ordusu hiçbir kanunu tanımıyordu:

 

Ben [bu mekân] yorumuna ve [uluslararası hukuka] uyup sonra da onun [düşmanın] tuzaklarına düşmek istemiyorum. Onun tuzaklarına düşmek şöyle dursun, onu şaşırtmak istiyorum. Savaşın esası budur. Kazanmam lazım. Beklenmedik bir yerden çıkmam gerek. Biz de bunu yapmaya çalıştık (Kochavi’den aktaran Weizman, s. 198).

 

Yani, İsrail ordusu Balata mülteci kampında ve diğer yerlerde savaş suçları işleyerek galip geldi: savaşın ardından “geçici” olarak işgal edilmiş bir bölgede bulunan sivil halkın evlerine girip, evleri işgal edip, savaşı bu evlerin içinden yürütüp nihayet onları yıkarak…

 

Duvarların içinden yürüme stratejisini bu yüzden benimsedik… bu mikro-taktiksel uygulamayı başlı başına bir yönteme dönüştürdük ve bu yöntem sayesinde mekânın tamamını başka türlü yorumlayabildik (Kochavi’den aktaran Weizman, s. 199).

 

           

 

Weizman’ın belirttiği gibi, "meskun mahallerde muharebenin başarıya ulaşması için mekânı yorumlama, hatta baştan yorumlama gereğinden dem vurmak, postmodern, postyapısalcı kuram dilinin açık etkisine işaret ediyor” (s. 199). Nitekim Kochavi, İsrail ordusunun “meskun mahal muharebesini mekânsal bir problem olarak görme”sine yardımcı olan OTRI’de aldığı eğitim sırasında kuramla tanışmış (Şimon Naveh’den aktaran Weizman, s. 200). Weizman’ın yazdığına göre Naveh, 2004’te askerî operasyonlar ve gerilla operasyonları üzerine yaptığı bir sunumda “Fransız filozoflar Gilles Deleuze ve Felix Guattari’nin kavramlarını kullanıyor”du.[2] Deleuze ve Guattari, iki tür mekân ayırt eder: bir tarafta hiyerarşik, Kartezyen, geometrik, katı, hegemonik ve mekânsal açıdan sabit devlet sistemi, öte tarafta esnek, akışkan, kaygan, göçebe mekânlar (s. 200). Şimon Naveh de şöyle diyordu:

 

[Deleuze ve Guattari'nin] Bin Yayla’daki bazı kavramları bizim için kullanışlı oldu… aksi halde açıklayamayacağımız günümüz koşullarını açıklamamıza yardımcı oldu [...] En önemlisi, Deleuze ve Guattari’nin “kaygan” ve “pürtüklü” mekân arasında yaptığı ayrım… [bunlar sırasıyla] “savaş makinesi” ve “devlet aygıtı” kavramlarına tekabül ediyor. Biz de İsrail Savunma Kuvvetleri olarak, mekândaki sınırların üzerimizde etkide bulunmayacağı tarzda bir operasyon yaptığımızda “mekânı kayganlaştırmak” kavramını kullanıyoruz. Filistinlilerin alanları gerçekten de “pürtüklü” olarak düşünülebilir: çitlerle, duvarlarla, hendeklerle, bariyerlerle vs. kuşatılmış olmaları anlamında… Geleneksel, eski tarz askerî pratiğin karşısına, mekânda her türlü sınırı ve engeli aşarak hareket etmeye imkân veren kayganlığı çıkarmak istiyoruz. Güçlerimizi mevcut sınırlara göre frenleyip düzenlemektense, sınırların içinden geçmek istiyoruz (aktaran Weizman, s. 200-201, vurgu bize ait).

 

 

Tabii Weizman’ın da belirttiği gibi, “İsrail ordusunun Nablus’a saldırmak için Deleuze’e ihtiyacı yoktu" (s. 214). Zaten Naveh’in neden bahsettiğinden haberi de yok. “Devlet aygıtı”na tekabül eden “pürtüklü mekân”ı Filistin tarafıyla, “savaş makinesi”ne tekabül eden “kaygan mekân”ıysa İsrail tarafıyla eşleştirmek kadar saçma bir şey olamaz: Naveh’in bahsettiği bütün o “çitler, duvarlar, hendekler, bariyerler vs.” İsrail’in inşa ettiği ve Filistinlilere dayattığı şeyler. İkincisi, İsrail mekânı aslında hiç de “kaygan” filan değil, her kapitalist kent gibi “pürtüklü”; mimarisi ve kentsel tasarımı da “savaş makinesi”nin göçebe eğilimleriyle değil “devlet aygıtı”yla sıkı sıkıya denetleniyor. Üçüncüsü, Filistinlilerin sahip olmadığı bir şey varsa, o da tamı tamına “devlet aygıtı”: kendilerine ait bir yurtları yok, İşgal Edilmiş Topraklar’da sadece kısmi özerklikleri var.

Zaten, insanlığa karşı sistemli biçimde suç işleyecekseniz, “ihtiyacınız olan” tek şey insan hayatına karşı pervasız bir saygısızlıktır. Şimon Naveh, Mart-Nisan 2002 baskınlarında “İsrail ordusu [mensuplarının] birer suçlu gibi, …birer seri katil gibi… profesyonel birer katil gibi düşünmeye başladı”ğını söylüyor. (aktaran Weizman, s. 197). O zaman Deleuze’den dem vurmaya ne gerek var? Hatırlayın, Naveh kuramın İsrail ordusuna günümüz koşullarını açıklama imkânı verdiğini söylüyordu. Peki kime açıklayacaklar? Herhalde Filistinli mağdurlara değil? "Canımız ne zaman ve nerede isterse sizi terörize edip öldürebiliriz” mi diyecekler? Yoksa bu ‘açıklama’ gelecekte çıkacakları savaş suçları mahkemeleri için mi? "İsrail ordusu hukuku ihlal etmiyordu, sadece sınırları ve engelleri aşıyordu” mu diyecekler?

 

15 Nisan 2008’de notbored.org’da yayınlanan Mapping the Complicity of Israeli Architecture: Eyal Weizman's Hollow Land başlıklı yazıdan kısaltılarak çevrildi.



[1] Weizman, Hollow Land, s. 270

[2] Weizman, İsrail ordusundaki “teori” birimlerinin Deleuze ve Guattari dışında diğer eleştirel kuramcıları nasıl saptırarak kullandıklarına dair örnekleri şöyle anlatıyor: “Matta-Clark’ın ‘bina kesikleri’nin fotoğrafları, OTRI sunumlarında, İsrail ordusunun Filistin duvarlarında açtığı yarıkların görüntüleriyle yan yana gösteriliyor. […] Şimon Naveh, Bernard Tschumi’nin Architecture and Disjunction adlı kitabından bazı bölümlerin İbranice çevirisini yakın bir tarihte tamamladı. Bunlar dışında, dérive ve détournement gibi sitüasyonist pratiklere ve kent kuramının kanonlaşmış unsurlarına da gönderme yapıyor. […] Ayrıca, mimarlığa saldırma arzusundan bahseden Georges Bataille’ın eserlerinden de yararlanıyor”. Walking Through Walls - ç.n.

mimarlık ve suç