Kapitalist Üretim Tarzında Meta ve Sanatın Metalaşması Üzerine


 

Meta

Karl Marx

Burjuva toplumunun zenginliği, ilk bakışta, temel birimi tekil meta olan muazzam bir meta birikimi gibi görünür. Ancak her meta iki veçhede kendini gösterir: kullanım değeri ve mübadele değeri.[1]

Meta, İngiliz ekonomistlerinin ifadesiyle, “yaşam için gerekli, yararlı veya tatmin edici olan herhangi bir şey”, insanların ihtiyaç duyduğu bir nesne, kelimenin en geniş anlamıyla maişettir. Metanın kullanım değeri olarak varlığı, somut fiziksel varlığının uzantısıdır. Sözgelimi buğday, pamuğun, camın, kâğıdın vs. kullanım değerinden farklılık gösteren ayrı bir kullanım değeridir. Kullanım değerinin ancak kullanımda değeri vardır ve ancak tüketim sürecinde hayata geçer. Aynı kullanım değeri çeşitli şekillerde kullanılabilir. Ama bir kullanım değerinin olanaklı kullanımlarının toplamı, kendine has özelliklere sahip bir nesne olarak varoluşuyla sınırlıdır. Ayrıca, kullanım değeri yalnızca nitel değil nicel olarak da belirlenir. Farklı kullanım değerlerinin, fiziksel niteliklerine bağlı olarak farklı ölçü birimleri vardır: bir kile buğday, bir top kâğıt, bir metre keten bezi, gibi. […]

Mübadele değeri ilk önce, kullanım değerlerinin değiştokuş edilebileceği nicel bir oran olarak görünür. Bu oranda kullanım değerleri, birbirleriyle takas edilebilir büyüklükleri oluşturur. Örneğin bir cilt Propertius[2] ile 220 gram enfiye, ağıt ile tütünün bambaşka kullanım değerleri olmasına rağmen, aynı mübadele değerine sahip olabilir. Mübadele değeri olarak ele alındığında, bir kullanım değeri başka bir kullanım değeriyle tastamam aynı kıymettedir – yeter ki doğru oranda sunulsun. Bir sarayın mübadele değeri, belli sayıda ayakkabı cilası kutusuyla ifade edilebilir. Buna mukabil Londralı ayakkabı cilası imalatçıları da cila kutularının mübadele değerini saray cinsinden ifade etmişlerdir. Demek ki, doğal varoluş biçimlerinden bağımsız olarak, ve kullanım değeri olarak karşıladıkları ihtiyaçlar arasındaki farka hiç bakılmaksızın, belli miktarlardaki metalar birbirleriyle örtüşür, mübadelede birbirinin yerini alabilir, birbirlerinin eşdeğeri olarak görülür ve gösterdikleri onca çeşitliliğe rağmen aynı birimi temsil ederler. […]

30 gram altın, bir ton demir, 10 kilo buğday ve 20 yarda ipek, birbirine denk mübadele değerleri olsun. Kullanım değerleri arasındaki nitelik farkının ortadan kaldırıldığı eşdeğerler olarak bunlar, aynı hacimdeki aynı emek türünü temsil ederler. Bunlarda birörnek biçimde şeyleşen emeğin birörnek, türdeş, basit [vasıftan bağımsız] emek olması ve altında mı, demirde mi, buğdayda mı yoksa ipekte mi somutlaştığının hiçbir önemi olmaması gerekir – tıpkı paslı demirde mi, havada mı, üzümün suyunda mı yoksa insanın kanında mı bulunduğunun oksijen açısından bir fark yaratmaması gibi. Oysa altını çıkarmak, demiri işlemek, buğdayı yetiştirmek ve ipeği dokumak nitel yönden farklı emek türleridir. Nitekim nesnel olarak kullanım değerindeki çeşitlilik olarak beliren şey, üretim sürecinde o kullanım değerlerini üreten faaliyetlerin çeşitliliği olarak belirir. Mübadele değeri oluşturan emek açısından, kullanım değerine dayanak olan malzemenin bir önemi yoktur, dolayısıyla bizzat emek türünün de önemi yoktur. Farklı kullanım değerleri, farklı bireylerin faaliyetlerinin ürünüdür ve bu nedenle bireysel açıdan farklı emek türlerinin neticesidirler. Ama mübadele değeri olarak, aynı türdeki emeği, yani işçilerin bireysel özelliklerinin tamamen silindiği emeği temsil ederler. Dolayısıyla, mübadele değeri oluşturan emek, soyut genel emek’tir. […]

Mübadele değeri oluşturan emeğin bir ayırt edici özelliği de, bireyler arasındaki toplumsal ilişkilerin çarpık bir biçime bürünüp şeyler arasındaki toplumsal ilişkilermiş gibi görünmesine sebep olmasıdır. Farklı kişilerin emeğinin eşitlenip genel emek muamelesi görmesi için, bir kullanım değerinin başka bir kullanım değeri ile, mübadele değeri biçimi altında ilişkiye sokulması gerekir. […] Toplumsal bir üretim ilişkisinin bir nesne biçimine bürünmesi, böylece insanların emek süreçlerinde birbirleriyle girdikleri ilişkilerin nesneler arasındaki ve insanların nesnelerle arasındaki ilişkiler gibi görünmesi olağan sayılıyorsa, bu sadece gündelik hayattaki genel kabuller nedeniyledir. […]

 

Karl Marx, A Contribution to the Critique of Political Economy, I: Commodity; çeviri Almanca orijinaliyle karşılaştırıldı: Die Ware.

 


 

Batı Marksizminde Metalaşma Kuramı ve Sanat

Dave Beech

İngilizce commodification [metalaşma] kelimesi, Almanca zur Ware werden, yani “metaya dönüşme” ifadesinin çevirisi olarak ortaya atılmıştı. Bugün Almanların kullandığı Kommodifizierung ise, İngilizceden tekrar Almancaya yapılan bir çeviriydi. Terim, 1974’te Eugene Lunn tarafından, Brecht ve Lukács bağlamında; aynı yıl Dick Howard tarafından, tırnak içinde olmak kaydıyla, Habermas üzerine bir makalede; şair ve Marksist kültür kuramcısı Hans Magnus Enzensberger tarafından yine 1974’te, Adorno’dan esinlenen Bilinç Endüstrisi kitabında kullanılmıştı. Bu açıdan bakıldığında “metalaşma”nın Marksist sözlükte nispeten geç ortaya çıkmış bir terim olduğu söylenebilir.

Fakat Marksistler metalaşma terimini çok geniş anlamda, birbirinden farklı bir dizi süreç ve pratiği tanımlamak için kullanır; bu nedenle kavram keskinliğini kaybetmiştir. Metalaşma bir hamlede olup biten bir şey değildir: kimi alanları kapsarken kimilerini dışarda bırakan, ve her alanda farklı yoğunluklarda meydana gelen eşitsiz bir gelişme gösterir; dolayısıyla bazı alanlarda metalaşma derinlemesine yaşanırken, bazı alanlar bu süreçten yüzeysel olarak  etkilenir veya hiç etkilenmez. Batı Marksizmi, özellikle sanatın metalaşmasıyla ilgili kuramlarında, kapitalizmin her şeyi metalaştıran bir toplumsal bütünlük olduğu doktrininden hareketle bu noktayı genelde göz ardı etmiştir. Sanatın metalaştığı genel bir kabuldür, ama bu kabul hiçbir zaman, sanatın ilkede metalaşabileceği sürecin ekonomik analiziyle yeterince sınanmamıştır.

Metalaşma ve şeyleşme konusunda birçok kuram olmasına rağmen, Batı Marksistleri sanat emeğinin kapitalizm koşulları altında soyut emeğe dönüştüğünü göstermiş değil. Keza Batı Marksizminin sanat ve estetiğe ilişkin incelemelerinde, sanat emeğinin üretken emek mi yoksa üretken olmayan emek mi olduğu belirlenmiş değil. Sanatın şeyleştiğini vurgulayıp durmak yerine, şu gerçeğin sonuçlarını incelememizde yarar var: Sanatçılar, proletaryadan farklı olarak, hâlâ kendi üretim araçlarına sahipler ve ürettikleri ürünlerin de sahibi konumundalar, ama üretici kapitalistlerden farklı olarak da gelirlerini, yatırdıkları sermaye miktarı ile ücretli emekçilerin ürettiği artık-değer arasındaki farktan elde etmiyorlar.

Batı Marksizmi sanat üzerine kuramlar geliştirdi ama bunlarda temel alacağı bir sanat ekonomisi geliştirmedi. Peki sanat ile sermaye ilişkisine dair Marksist bir ekonomik analiz, Batı Marksizminin sanat-kapitalizm ilişkisiyle ilgili kuramlarını destekler mi? Bu tür fikirleri, sanatın üretim ve dağıtım süreçlerine sermayenin ne ölçüde nüfuz ettiğini inceleyerek test etmemiz gerekiyor.

 

Sanat ve Üretici Sermaye

Sanatın kapitalizmin üretim süreçlerini benimsemesine sebep olan toplumsal, kültürel, psikolojik, teknolojik, ideolojik veya başka türden etkenler olabilir; ama beni asıl ilgilendiren, sanat üretiminin kapitalist ekonomi içerisine sokularak kapitalizm eliyle bir dönüşüme maruz kalıp kalmadığı sorusu. Sanatın, kapitalist tüketim veya finans biçimleriyle değil, kapitalist üretim tarzıyla ilişkisindeki kilit etken, üretici sermayeyle kurduğu ilişkidir. Metalaşma tezi, yani Batı Marksizmi kuramlarının sanatın kapitalist mübadele bünyesine katılmasını kuramlaştırdıkları formül, sanatın üretici sermayeyle ilişkisini ele almaz.

Sanatçılar kapitalist metaların tüketicileridir ve çalıştıkları ek işlerde ücretli emekçi konumundadırlar. İlk video kameralar sadece profesyonellerin değil tüm tüketicilerin alabileceği kadar ucuzladığında, bunları satın alan ilk kesim sanatçılar olmuş, kısa süre içinde video sanatı bir sanat üretimi tarzı olarak resim, heykel ve performansın yanında yerini almıştır. Yeni video teknolojisi, özellikle hobi ve boş zaman piyasasını (yeni ortaya çıkan video kaset piyasası da dahil) genişletmek için tasarlanmış olduğundan, video sanatçıları, kapitalist Ar-Ge’den yararlanmışlardır. Üstelik teknoloji hiçbir zaman nötr olmayıp, kendi içinde birtakım değerleri taşıdığı için, sanatçıların yeni teknolojileri benimseme yönündeki her girişimi, sanatı kapitalist toplumun değerlerine ve süreçlerine yaklaştırır. Fakat bunun sonucunda sanat ile kapitalizm arasında kurulan toplumsal ilişkiler, sanatın kapitalizmle arasındaki ekonomik ilişkileri değerlendirmek için yanıltıcı bir ölçüttür.

Marx “meta fetişizmi”ni ele aldığı yerde, “emeğin toplumsal mahiyeti bize sisler arkasından görünür” derken, emeği kendi içinde incelemek gerektiğini söylemek istemez. Emeği toplumsal bütünlükten kopararak, özellikle de dolaşıma girdiği ekonomik işlemlerden ayırarak ele alan her tartışmayı “emek fetişizmi” olarak tarif edebiliriz. Marx, “değer, kişiler arasındaki ilişkidir” diyen Ferdinando Galiani’yi eleştirir, çünkü Marx’a göre değer, nesneler arasındaki ilişki olarak ifade edilen bir kişiler arası ilişkidir. Aynı şekilde emek de, sadece nesne ve değer yaratan üretici bir faaliyet olarak değil, diyalektik olarak ele alınmalı, yarattığı nesne ve değerlerin dolayımından geçtiği ve onların hükmü altına girdiği görülmelidir.

Meseleyi aydınlatmak için ev işi örneğini ele alalım. Kendi evini temizleyen bir kişi, evi temizlemesi için hanehalkı tarafından para ödenen bir kişiyle aynı emeği ortaya koyar. Yapılan işe bakarak, hangisinin ücretli hangisinin ücretsiz emek olduğuna karar veremeyiz.  Dahası, hanehalkından doğrudan aldığı nakit karşılığında çalışan temizlikçi artık-değer üretmez, işin bütün değerini kendisi alır. Bir acentayla çalışan temizlikçi ise, iş gününün bir bölümünü acenta sahipleri için çalışarak geçirir. Bu üç ekonomik koşul arasındaki farklar (ücretsiz emek, ücretli emek, artık-değer üreten emek), çalışmanın toplumsal ve ekonomik anlamını kavramak açısından kilit niteliktedir. Emeğin ekonomik anlamı, ancak toplumsal ilişkilerinde açığa çıkar.

Metalaşma kuramı, salt piyasada satışa çıkarılan ürün üzerine durur. Piyasadan bağımsız biçimde dolaşıma girmiş malların piyasalara çekildiği ve piyasa güçlerinin güdümüne girerek salt birer meta haline geldiği tarihsel süreç gayet iyi belgelenmiştir. Ancak, metalar kapitalizmden çok önce de mevcuttu ve mübadele ediliyorlardı. Metaların “evrensel eşdeğer” para aracılığıyla kendilerine denk metalarla mübadele edilmesi (M-P-M), kapitalizme mahsus bir işlem değildir. Buna karşılık, paranın daha büyük miktarda para getirmesi koşuluyla önden yatırılması (P-M-P′) kapitalist bir işlemdir: Burada artık kapitalist nitelik kazanan meta, değerin eklenmesini ve kârın elde edilmesini sağlayan araçtır. Dolayısıyla asıl mesele metalaşma değildir; metalaşma kuramı, basit meta üretimi ile kapitalist meta üretimi arasındaki farkı ortaya koyamaz. Metalaşma kuramı, Marx’ın kapitalist meta üretimi konusundaki ferasetli yaklaşımını gözden kaçırır: kapitalist meta üretimi, üretici kapitalistin açıkça satış üzerinden kâr elde etme amacıyla meta üretimine önden sermaye yatırmasının sonucudur. Marx’ın sürece dair açıklamalarında vurgu, üretici sermayenin rolü üzerindedir. Kapitalist üretim tarzı, baştan sermaye birikimi amacıyla mübadele edilmesi öngörülen metaların üretiminin genele yayılmasıdır.

 

Biçimsel İçerilme

Marx, “hakiki anlamda sanatsal (ve bilimsel) faaliyetlerin hiçbir zaman ‘sermaye tarafından gerçek içerilme’ durumuna gelemeyeceğini söyler. Marx’ın defalarca altını çizdiği üzere, bu faaliyetler, kapitalist üretim ilişkileri içinde ancak sınırlı ölçüde ve ancak ‘biçimsel’ olarak içerilebilir.”[3] Marx “biçimsel içerilme” kavramını şöyle açıklar:

 

Kendi ihtiyaçlarını karşılamaya yetecek kadar üreten köylü, bir çiftçi için çalışan gündelikçiye dönüştüğünde; lonca üretimindeki hiyerarşik düzen ortadan kalkıp, kapitalist ile çalıştırdığı ücretli emekçiler arasındaki doğrudan ayrıma yerini bıraktığında; eski köle sahibi eski kölelerini ücretli işçi olarak işe koştuğunda vs., işte bu durumlarda yaşandığını gördüğümüz şey, farklı toplumsal menşeleri olan üretim süreçlerinin kapitalist üretime dönüşmesidir.[4]

 

“Biçimsel içerilme”yi bu örneklerle açıklayan Marx, sürecin kilit etkenlerini şöyle tespit eder:

 

Usta ile kalfa arasındaki ilişki ortadan kalkar. Bu ilişki, ilkinin önceden zanaatinde usta olmasıyla belirleniyordu. Şimdi usta, kalfasının karşısına sadece sermaye sahibi olarak çıkar, kalfa ise yalnızca emeğini satan bir kişiye indirgenir. Üretim süreci öncesinde hepsi birbirinin karşısında birer meta sahibidir ve ilişkilerinde paradan başka hiçbir şey yoktur; üretim süreci içerisindeyse, o sürecin kişileşmiş bileşenleridirler: kapitalist, “sermaye”dir; doğrudan üretici, “emek”tir, ve ilişkileri de   salt kendi kendine değer katan sermayenin bileşeni olarak emekle belirlenir.[5]

 

Bu kısa pasaj, emeğin “biçimsel içerilmesi” kavramının temellerini ortaya koyuyor. “Doğrudan üretici” açısından biçimsel içerilmenin sonucu metalaşma değildir (zira bu üreticiler kapitalizm öncesi üretimde de meta üretiyordu), ödeme yapan taraf olarak tüketicinin yerini, ücret ödeyen taraf olarak kapitalistin almasıdır. Kapitalist açısındansa, biçimsel içerilmenin sonucu başkalarının emeğinden kâr elde etmek değildir (çünkü bu hep geçerli olmuştur), bizzat üretimin mülkiyetini ve kontrolünü ele geçirmektir. Metaların kapitalizmden önce de var olması, dolayısıyla içerilme sürecinde metanın belirleyici olmaması gibi, sermayenin de kapitalizmden önce var olduğuna dikkat çeker Marx: tefecinin ve tüccarın sermayesi biçiminde. Metalar da sermaye de kapitalizmden önce mevcuttur; kapitalizmden önce mevcut olmayan şey, üretici sermaye, ve ücretli emeğin sermaye tarafından içerilmesidir.

 

Gerçek İçerilme

Gerçek içerilme şöyle başlar: Üretici kapitalist, emek sürecini öyle bir tarzda örgütler ki, bu süreçte ücretsiz emek oranı artarken ücretli emek oranı azaltılır ve emeğin hızı, yoğunluğu ve hacmi mümkün olduğunca artırılır ki çıktının girdi karşısındaki oranı yükselsin. “Bundan sonra emek üretiminin toplumsal güçleri gelişir ve büyük ölçekli üretimle birlikte bilimin ve teknolojinin doğrudan uygulanması başlar.”[6] Bilim ve teknolojinin uygulanması elbette bilimin ve teknolojinin kendi içindeki gelişmelerle belirlenmez: Kapitalizm bilgiyle ve bilgiye uygun olarak işletilmez. Bilim ve teknoloji, üretimi, artık-değer üretimi olarak rasyonalize etmede kullanılır. Dolayısıyla “emeğin sermaye tarafından, daha doğrusu özgül kapitalist üretim tarzı tarafından gerçek içerilmesiyle birlikte, toplam emek sürecinin gerçek kaldıracı giderek bireysel işçi olmaktan çıkar.” Üretim toplumsallaşır – yalnızca tek bir kapitalistin çok sayıda işçi çalıştırması bakımından değil, hammadde, makine ve tesislerin devasa ölçeği bakımından da. Dolayısıyla her kapitalist, “toplumsal ölçekte” üretim yapmaya zorlanır.[7]

Böylece emeğin gerçek içerilmesi, “birleşik emeğe” yol açar: Burada artık vasıfsız kol işçileri, vasıflı işçiler, zihin işçileri, yöneticiler, mühendisler, teknisyenler, denetçiler vs. vardır. Gerçek içerilme süreci yerleşip, kapitalizm öncesi imalat sektörünü kapitalist üretim tarzına dönüştürdüğünde, kapitalist ile ücretli işçi arasındaki ilişki, emeğin toplumsallaşmasını, işbölümünü, makineleşmeyi, ölçek büyümesini beraberinde getirir.

 

Sanat Emeğinin İçerilmesi

Şimdi Marx’ın emeğin sermaye tarafından biçimsel ve gerçek içerilmesine dair analizini  sanat emeğine uygulayalım. Marx zaten 17. yüzyılda yaşamış şair John Milton üzerinden bu meseleye girizgâh yapıyor. Kayıp Cennet’i yazan Milton, diyor,

 

[…] üretken olmayan bir emekçiydi. Öte yandan yayıncısına fabrika usulü ürünler veren yazar üretken bir emekçidir. İpek böceği neden ipek üretiyorsa Milton da aynı sebepten Kayıp Cennet’i yazmıştı. Bu, onun doğasının bir etkinliğiydi. Sonradan bu ürünü 5 sterline sattı ve bu bakımdan bir meta satıcısı oldu.[8]

 

Milton, ürününün hem üreticisi hem satıcısı olsa da, Marx onu bir proleter ya da girişimci olarak tarif etme fikrine hiç yanaşmaz. Bütün üreticiler kapitalist üretim tarzı tarafından içerilen ücretli işçiler değildir; Milton ürettiği metayı satsa da, Marx onun bu sebeple bir kapitaliste ya da tüccara dönüştüğünü söylemez. Milton önce “üretken olmayan emekçi”dir, sonra “meta satıcısı”. Yayıncısına fabrika usûlü yazı veren yazar ise üretken emekçidir (yani, sadece yazı değil, kapitalist için artık-değer de üreten bir ücretli işçidir). Milton da bir kapitalistle alışverişe girmiştir, ama ona emek gücünü değil, bir metayı –şiirini– satar.

Yazmanın kapitalist üretim tarzından muaf olabilecek bir üretici faaliyet olduğunu düşünmek hata olur. Yazmanın da ücretli emek olduğu durumlar olabilir. Belli bir işin ücretli iş kategorisine dahil olup olmadığı, belli bir mülkiyet ve satış biçiminin üretici sermaye kategorisine girip girmediği, veya belli bir ürünün kapitalist meta konumunda olup olmadığı, kapitalist ile emekçi arasındaki ekonomik ilişkiyle belirlenir. Marx, Milton’ın Kayıp Cennet’i üretmesindeki ekonomiyi başka bir örnekle karşılaştırır:

 

Fakat yayıncısının talimatları doğrultusunda kitaplar, örneğin politik ekonomi ciltleri imal eden Leipzigli yazın proleteri kabaca üretken bir emekçidir, çünkü onun ürünü daha en başından sermaye tarafından içerilmiştir ve üretilmiş olmasının yegâne sebebi o sermayeye değer katmaktır.[9]

 

Yayıncısının talimatıyla yazan yazar, her şeyden önce, kapitalist için artık-değer üretir, Milton ise artık-değer üretmez çünkü emeğini değil ürettiği metayı satar. Marx bu noktayı başka bir örnekle açıklar:

 

Kuş gibi şakıyan bir şarkıcı üretken olmayan emekçidir. İcrasını para karşılığında satarsa, o ölçüde ya ücretli emekçi veya meta satıcısı olur. Ama aynı şarkıcı, para kazanmak için ona şarkı söyleten bir girişimciyle ilişkiye girerse, üretken emekçi olur, zira artık doğrudan sermaye üretmektedir.[10]

 

Milton ile şarkıcı, Marx’ın kapitalist üretim tarzına ekonomik açıdan istisna teşkil eden durumlara verdiği örnekler arasındadır. İstisna olmaları, emeklerinin ne biçimsel ne de gerçek olarak sermaye tarafından içerilmiş olmamasından ileri gelir. Bu tür metaların fiyatlarının yüksek olup olmaması önemli değildir; keza Marksist ekonomik analiz çerçevesinde sanatçının yaşayıp yaşamadığının, arz miktarının artırılıp artılamadığının, eserlerin satışa mı yoksa yeniden satışa mı sunulduğunun da önemi yoktur; önemli olan tek şey, üretimin ekonomik koşullarıdır. Bu tür eserler, der Marx, “biçimsel olarak dahi olsa sermaye tarafından içerilmiş değildir ve esasen geçiş aşamasına aittirler”.[11]

Kapitalist üretim tarzında bir emek türünün ekonomik açıdan istisna olup olmadığını belirlemek (yani, sermaye tarafından içerilmeyen bir emekten bahsetmek) için cevaplanması gereken ilk soru şudur: Üretici emeğini satıyor mu? […]

 

Kaynak: Dave Beech, Art and Value (Londra ve Leiden: Brill, 2015) s. 232-254. Aynı kitaptan başka bir bölümün çevirisi için bkz. Sanat, Prekarite ve Post-Fordizm – ç.n.   



[1] Aristoteles, De Republica, L.I, C: “Sahip olduğumuz her şeyin iki tür kullanımı vardır: […] biri o şeyin uygun kullanımı, diğeri ise uygun olmayan, veya ikincil kullanımıdır. Örneğin bir ayakabı giymek için de kullanılır, mübadele etmek için de; ikisi de ayakkabının kullanımlarıdır. Ayakkabıyı para veya yemek karşılığı veren biri, ayakkabıyı yine ayakkabı olarak kullanır, ama bu onun uygun ya da birincil kullanımı değildir, çünkü ayakkabı takas edilmek için yapılmamıştır. Sahip olunan her şey için geçerlidir bu... ” – Marx’ın notu.

[2] Sextus Propertius, ağıtlarıyla ünlü antik Romalı şair – ç.n.

[3] Gyorgy Markus, “Walter Benjamin or: The Commodity as Phantasmagoria”, New German Critique, 2001, s. 4.

[4] Marx, Capital: A Critique of Political Economy Volume One, çev. Ben Fowkes (Londra: Penguin, 1982). s. 1020.

[5] A.g.e.

[6] A.g.e.

[7] A.g.e., s. 1036.

[8] A.g.e., s. 1044.

[9] A.g.e.

[10] A.g.e.

[11] A.g.e.