Karantinadan Sonra Tufan

Carol Marine, “Tomato Quarantine”.

 

“Sosyal mesafe” denen şeye sevk edildiğimiz, hatta mecbur edildiğimiz zaman, olağan durumdaki sosyal yakınlığın nasıl işlediği üzerine düşünmemiz gerek. Nefeslerimiz ve tükürüklerimiz, hangi kavşaklarda, hangi gündelik akışlar üzerinden birbirine karışıyor, bedenlerimizin gözenekliliği nerelerde kendini gösteriyor? Metro, havaalanı, ofis, toplantı, derslik, dans partisi, lokanta, konferans ve en iyi durumda protesto. Bunlar benim cevaplarım: milliyetin ve sermaye dağılımının tesadüfleri sayesinde mesafe alma ve kendini yalıtma seçeneği bahşedilmiş olanların cevapları.

Barınak, aşırı dolu hastane, hastalık izni verilmeyen işyeri, tek seçenek olarak toplu taşıma, kalabalık sosyal konut, hapishane ve temerküz kampı: bedenlerin zorla salt bedene indirgendiği yerlerde, gözeneklerden kaçış yok.

İtalya’da bir kadın, ölmüş kocasının bedeniyle birlikte 30 saat boyunca karantina altında kaldı. Havayolu şirketleri çok kıymetli uçuş izinlerini kaybetmemek için boş uçaklar uçuruyor. New York’ta mahkûmlar her hafta yüzbinlerce litre el antiseptiği üretmeye zorlanıyor, ama içeriğinde alkol bulunduğu için kendilerinin kullanmasına izin verilmiyor. Trump dün, beceriksizce gevelediği hazırlanmış demecinde, Olağanüstü Hal ilan edildiğini ve salgına yönelik tedbir ve eylemleri koordine etmek üzere Google’ın yanı sıra ilaç şirketleri Target ve Roche’la kamu-özel ortaklıkları oluşturulacağını ilan etti.

Hastalık ayrım yapar, kimin ölüme terk edileceğini belirleyen tıbbi bakım çizgileri de önceden çizilmiştir. Sosyal ve politik unsurlar olmadan viral ontolojiler başarısızdır çünkü bir virüsün ne olduğunu ve dünyada ne yaptığını tarif etmezler. İnsanlar hasta oluncaya kadar, bilim insanları mikroskopla viral genomları incelemez ve viral parçacıklar hastalığa dönüşmez (yani bizim "hastalık" adını verdiğimiz şeyin ontolojisine dahil olmazlar). Donna Haraway’in dediği gibi, bu tür bilimsel kabuller “imal edilmiştir, ama uydurulmuş değildir” [made, but not “made up”]. Binlerce yoksul ve ezilen, bir hastalığın adı konup var olduğu ifade edilmeden önce de fena halde hasta olabilir. Hastalığın ayrım yapıp yapmadığını, AIDS krizinden sağ kurtulanlara sormanız yeter.

Son günlerde bazı sosyal medya hesaplarında, yeterli siyasi irade mevcut olduğunda devletin ve şirketlerin insanlar için neler yapabileceğine dikkat çeken paylaşımlar gördüm. Birkaç örnek saymak gerekirse: Miami-Dade ilçesinde emniyet müdürlüğü, mahkeme kararı çıkmış tüm ev tahliyesi işlemlerini askıya aldığını duyurdu. Onlarca yıldır gaddar kemer sıkma politikalarının olanaklı tek ekonomik ilke olarak dayatıldığı Britanya’da, Bank of England, New York Times’ın tabiriyle ekonomiyi “para seliyle ihya etmeyi” kabul etti. Amazon, hâlâ yetersiz olmakla birlikte hastalık ödeneği düzenlemelerinin kapsamını ciddi şekilde genişletti. Ancak, virüsü zaptetme mantığı kapitalizmin mantığından kurtulmuş değil: İktidarın, geçici bir kriz olarak gördüğü şey karşısında taviz verip uzun vadede sermayeyi canlı tutmaya çalışmasının bir sebebi var. Grevlerin ve endüstriyel sabotajın yol açtığı kitlesel aksamalar, salgının çok kısa sürede iktidardan kopardığı tavizlerin bir kısmını bile elde etmekte zorlanıyor; patronlar biliyor ki işçiler, virüslerden farklı olarak, durumlarının keyfî ve değiştirilebilir olduğu gerçeği ortaya çıkar çıkmaz kapitalizm koşullarında nasıl zaptedildiklerini sorgulamaya başlayacaklar.

 


Şurası kesin ki, iktidarın COVID19’a cevaben verdiği tavizler, totaliter milliyetçi müdahalelerin ve ihtiyaç sahiplerine gerekli imkân ve yardımları ulaştırmadaki acınası aczin yanında solda sıfır kalıyor. New York kentinde okulları kapatmama kararı için öne sürülen sebeplerden biri, 100 binden fazla çocuğun evsiz olması ve [750 bin yoksul çocuğun] her gün okulda yedikleri iki öğünden mahrum kalacak olmalarıydı. Buna karşılık New York şehrinde 250 binden fazla boş apartman dairesi bulunuyor.

Bizler hangi biçimlerde kalabalığız, nasıl sayılıyor veya sayılmıyoruz, nasıl bölünüyor, nasıl toplanıyoruz? Bu şekilde yaşamayı hangi noktalarda biz seçtik, ve hangi noktalarda bizim yerimize seçildi? Yaşamların bu şekilde düzenlenmesi kimlere yarıyor; hangi güçlere hizmet ediyor? Ve gerçekten, sayısal çokluğumuzun anlamı ne? Bu soruları şimdi bir kez daha, sıcak bir apartman dairesinde, yeterli yiyeceğim ve geçimimi sağlama imkânım varken soruyorum. Şu an bizden hep birlikte kalabalık olmamamız isteniyor. Salgın zamanında dayanışma, benim konumumdakiler için, işleri daha da kötüleştirmemek demek; bunu seçmek elimizde. Bu kriz geçtiğinde, yine kalabalıklar halinde toplanacağız. Ama kalabalık olmak, ancak siz onu seçerseniz güç verir. Birbirimizden nerede uzak duracağımızı biliyorsak, birbirimizi nerede bulacağımızı da biliyoruz.

 


Kara Panter Partisi, "Hayatta Kalma Programı" (Survival Program) kapsamında çocuklara ücretsiz kahvaltı, 1969.   

 

Natasha Lennard’ın Commune dergisinde yayınlanan After the Quarantine, The Flood başlıklı yazısından kısaltılarak çevrildi. Görseller e-skop editörleri tarafından eklendi.