Kentsel Devrim: Şehircilik Yanılsaması

 

[...]

Resmi olarak "insanlara ait kuruluşların düzenlenmesini saha üzerinde taş, çimento veya metal çizgileriyle çizen" faaliyet olarak tanımlanan şehirciliği objektif biçimde tanımlayabiliriz. Yo­lumuzda ilerlerken, kentleşme sürecini ve kent pratiğini yönetmeye ve kendi düzenine tâbi kılmaya çalışan bu faaliyetin, (teorik planda) radikal eleştirisine olanak veren kavramsal unsurları elde etmiştik. Bu faaliyet bize tam olarak kendisine -aynı anda hem sanat, hem bilim, teknik ve bilgi biçiminde- göründüğü gibi görünmüyor. Bu tekçi karakter kesinlikle yanılsamayı gizliyor. Yakından bakıldığın­da, şehirciliğin aslında bir ayrışma yaşadığı görülür. Pek çok şehir­cilik vardır; hümanistlerinki ayrı, proje sahiplerininki ayrı, devletin ve teknokratlarınki ayrıdır. Bu saydıklarımızdan ilki soyut ütop­yalar sunar; ikinciler şehirciliği, yani mutluluğu, "yaşam tarzını", "duruş"u satarlar; sonunculara gelince, devletin faaliyeti gibi onla­rın faaliyeti de irade ve temsil, kurumlar ve ideoloji arasında bö­lünme yaşar. Devlet şehirciliğinin iki unsurunun eş zamanlı olarak uyguladığı baskılar, ona hiçbir şekilde kendisi için iddia ettiği bir­leştirici karakteri ve tutarlı birliği vermez. Şu itiraz dillendirilecektir: "Şehirciler olmazsa kaos olur." Oysa ki empoze edilen düzenin altındaki tam da kaostur. Şehircilik düşüncesi, uygun (diyalektik) bir yöntemin yokluğu nedeniyle son derece karmaşık ve çelişkili olan çifte süreci -sanayileşme-kentleşme- yönetememiştir. Şehircilerin uzaktan, yeni enderliklerin, mekânın, zamanın, doğal yerlerin ve doğal "unsurların" sorunlarım ve aciliyetini fark etmesi bile daha yeni yeni yaşanan bir olumlu gelişmedir.

Şehircilik yanılsaması, aynı şekilde, aynı bilgi stratejisi için­de ortaya koyulması gereken başka yanılsamalardan ayrılamaz. Bu "yanılsama" teriminin kaba bir yanı yoktur. İnsanlara yöneltilen, şu ya da bu hedefe ulaşmaya çalışan ad hominem bir tartışma getiren hakaret değildir bu. Eğer biri meseleyi böyle ele alıyorsa, kötü niyeti onu kaşındırmış demektir. O halde kim yanılsamadan kaçıp kurtu­labilir? En kalıcı, en etkili yanılsamalar olan sınıfsal yanılsamalar entelektüel ve bireysel hatalardan daha yukarıdan ve daha uzaktan gelir. Onların izlediği güzergâh başların altından geçer, her ne kadar bu başlar düzeyinde ortaya çıkıp alana inseler de!

Felsefi yanılsama, filozofun bütün dünyayı tek bir sistemin, kendi sisteminin içine kapatabileceğine inanmasından ileri gelir. Sisteminin, hiçbir şeyi dışarıda bırakmayacak şekilde kendinden öncekiler üzerinden ilerlediğini ve kendisinin daha hermetik bir sona vardığını sanır. Oysa dünyada her zaman bir felsefede olandan çok daha fazlası vardır. Felsefi faaliyet yalnızca saygıdeğer olmakla kalmamıştır. Uzun süre, eserlerin mukayese edilemez -eşsiz, son­suz derecede değerli, yeri değiştirilemez- karakteriyle, sanatla da rekabet edebilmiştir. Her zaman hayal kırıklığıyla sonuçlanan, her zaman daha iyi hale getirilen sistemler inşa edilmeye devam etsin; bu da bir yanılsama değil midir? Sistematikleştirmenin sonsuzca kusursuzlaştırılabilirliği fikrinin, olduğu haliyle sistemin içkin ku-sursuzlaştırılması fikriyle çatışmaya girdiği andan itibaren felsefi yanılsama bilince girer.

Devlet yanılsaması ise devasa ve gülünç bir projedir. Devlet, on milyonlarca insanın işlerini yönetebilecektir. Hem bilincin yö­neticisi, hem de en üst düzeyde idareci konumuna gelecektir. Adeta gökten yere inmiş, kişiliğe bürünmüş bir Tanrı olarak devlet, dün­yadaki şeylerin ve bilinçlerin merkezi haline gelecektir. Böyle bir yanılsamanın, formüle edilir edilmez çökeceğini söyleyebiliriz. Bu söylenenler hiçbir şey ifade etmez. Kendini devlet adamı olarak gö­ren ve tanımlayan, küçük veya büyük siyasi yöneticilerin projeleri­ne ve tutkularına içkin gibi görünür. Devlet fikrinin kendisi de, giz­lice itiraf edildiği üzere, bu projeyi içerir. Projenin gözden düştüğü, düşüncenin ve/veya iradenin onu terk ettiği andan itibaren devlet çökmeye başlar.

Şehircilik yanılsaması, sözünü ettiğimiz bu iki yanılsamaya sıkı sıkıya bağlıdır. Klasik felsefe gibi şehircilik de sistem haline gelmek ister. Yeni bir bütünlüğü kucakladığı, kavradığı, ona sahip olduğu iddiasında bulunur. (Teknokratik) bir ütopyayı doğrulayarak (liberal)hümanizm tarafından doğrulanan modern Site felsefesi ha­line gelmek ister.

İdeolojik iyi niyetler burada mazeret değildir, tersine. Vicdan ve ruh rahatlığı, durumu daha da ağırlaştırmaktadır. Şehirciliğin, birilerinin zihninde doğan yahut başkalarının bulunduğu bürolar ta­rafından saklanan özel veya kamusal temel boşluğunu nasıl tanımla­mak gerekir? Tanımı, kent pratiğini ortadan kaldırmaya girişmesiyle yapabiliriz. Şehircilik bunu incelemez. Şehirciye göre bu pratik tam olarak bir kör alandır. Orada yaşar, oradadır. Fakat onu görmez, onu var olan haliyle kavraması daha da sınırlıdır. Tüm iyi niyetiyle mekân, toplumsal yaşam, topluluklar ve onlar arasındaki ilişkilere dair temsillerini praksisin yerine koyar. Bu temsilleri nereden aldı­ğını da, onların neleri içerdiğini de, yani sundukları mantıkları ve stratejileri de bilmez. Eğer biliyorsa affedilemez bir durumdur bu; üzerindeki ideolojik örtü yırtılırken tuhaf bir çıplaklık ortaya çıkar.

Organizasyona dayalı kapitalizmde, üretken faaliyet, planlama­cıların, düzenleyicilerin elinden hemen hemen tümüyle kaçıp gider. Teknisyenler ve teknokratlar fikirlerini sunmak üzere davet edilirler; insanlar onları nazikçe dinler (ki bu da her zaman olmaz). Fakat kararı bunlar vermez. Tüm çabalarına rağmen, kendilerine verilmiş olan baskı grubu veya kast statüsünden çıkıp bir sınıf olmayı başa­ramazlar. Sosyalist denilen ülkelerde de aynı durum söz konusudur. Var olan haliyle mekân, bu teknokratların gözlerine, eğer açıkça bu ifadeleri kullanmaya cüret edebiliyorlarsa, gelecekteki başarılarının yeri, zaferlerinin alanı olarak görünür. Mekân kullanılabilirdir. Ne­den? Çünkü hemen hemen boştur veya öyle görünür. Şirketler, üre­tici birimler mekâna yayılırken onu dolduramaz. Kurulu şebekeler için de aynısı geçerlidir. Bu yüzden bu özgür mekân düşünceye, ey­leme aittir. Teknokratların düşüncesi, neredeyse geometrik nitelikte, içinde yalnızca en yüksek rasyonel düzeyde kavramların, mantık­ların ve stratejilerin bulunduğu bir boş mekân temsili ile, içinde bu mantıkların ve stratejilerin sonuçlarının olduğu, sonunda doldurulmuş bir mekân temsili arasında gidip gelir. Teknokratlar ilk aşamada tüm mekânların ürün olduğunu ve beraberinde bu ürünün dolaysız olarak üretici güç olmayan kavramsal düşünceden gelmediğini fark etmezler. Ürün olarak düşünülen mekân, eylem halindeki bir top­luluk tarafından dikkate alınan veya ele alman üretim ilişkilerinin sonucudur. Şehirciler, kendilerinin de üretim ilişkilerinin içinde yer aldıklarını ve bu ilişkilerin düzenini tamamladıklarını bilmiyor ya da ihmal ediyor görünürler. Mekânı yönettiklerini sansalar da, as­lında onu yalnızca uygularlar. Şu ya da bu nesneye, yahut şu ya da bu ürüne (metaya) değil, toptan bir nesneye, en üst düzeyde ürüne ve mübadele nesnesine, yani mekâna dayanan bir toplumsal komuta tâbi olurlar. Meta dünyasının yayılması, nesneleri kaplayan çeperle­re kadar ulaşır. Artık kendisini mekândaki nesnelerle ve içeriklerle sınırlamaz. Kısa zamandır mekânın kendisi de alınıp satılmaktadır. Kastedilen artık toprak değil, var olan haliyle, bu amaç, bu erek için (öyle denilir) üretilen toplumsal mekândır. Mekân artık yalnızca ka­yıtsız bir alan, artı-değerin şekillendiği, üretildiği, bölüşüldüğü yer­lerin toplamı değildir. Toplumsal emeğin, yani üretimin çok genel nesnesinin ve sonuç olarak artı-değerin oluşumunun ürünü haline gelir. Üretimin, bizzat neo-kapitalizmin çerçevesinde toplumsallaş­ması, işte bu şekilde ve bu yoldan gerçekleşir. Birkaç on yıl önce, üretim ve üretimin toplumsal karakteri, yalnızca şirketlerden ve şirketlerin içindeki üretken emekten hareketle düşünülürken, böyle bir yol öngörülmüyordu ve öngörülemezdi. Bugün, üretken emeğin, yani üretici güçlerin toplumsal (genel) karakteri, mekânın toplumsal üretiminde ortaya çıkmaktadır. Birkaç yıl önce, tahayyül edilebilen şey, yalnızca, mekânın içinde şu veya bu noktaya yerleşmiş olan bir nesnenin "üretimi" idi: sıradan bir nesnenin, bir makinanın, bir kitabın, bir tablonun üretimi. Bugün tüm mekân, alım, satım ve mekânın tarafları arasındaki mübadele üzerinden ürün olarak üretime girmektedir. Birkaç yıl önce, belirtilebilir ve sınırlanabilir mekân olan zemin, kutsal bir entite olan toprağa aitti. Feodal dönemlerden gelen, melun ve dolayısıyla kutsal olan kişiliğe, mülkiyet sahibine (üretim araçlarının değil, Ev'in sahibine) aitti. Bugün bu ideoloji ve ona denk düşen pratik ortadan kalkmaktadır. Yeni bir şeyler ortaya çıkmaktadır.

Mekânın üretiminin kendisi yeni değildir. Hakim gruplar her zaman şu veya bu özel mekânı, eski şehirlerin, kırların mekânını ("doğal" görünen manzaralar dahil) üretmişlerdir. Yeni olan, top­lumsal mekânın toptan ve toplam üretimidir. Üretici faaliyetin bu devasa şekilde yayılması, onu icat eden, onu yöneten, ondan (geniş şekilde) kâr sağlayan kişilerin çıkarlarına göre gerçekleşir. Kapita­lizm, soluk soluğa kalmış gibi görünür. Basit terimlerle söylemek gerekirse, mekânın fethinde, gayrimenkul spekülasyonlarında, bü­yük çalışmalarda (şehirlerin içinde ve dışında), mekânın alım ve satımında yeni bir esin bulmuştur: Ve bu dünya ölçeğinde geçerli bir durumdur. Üretici güçlerin, bizzat mekânın üretiminin toplum­sallaşmasının (öngörülmeyen) yolu böyledir. Kendi bekâsını hedef­leyen kapitalizmin bu alanda inisiyatif aldığını eklemek gerekir mi? Strateji, mekânın basit bir şekilde, parça parça satışa konulmasından çok daha ileriye gitmektedir. Yaptığı şey mekânı artı-değer üretimi­ne sokmak değildir yalnızca; bilgi ve karar merkezlerine tâbi olan üretimin bir bütün olarak yeniden örgütlenmesini hedefler.

Şehircilik, bu devasa operasyonun üzerini örter. Operasyonun temel özelliklerini, anlamını ve amacını gizler. Bunları, pozitif, hü­manist, teknolojik bir görünüm altında saklar; kapitalist stratejidir bu: mekân üzerinde nüfuz, ortalama kârın azalma eğilimine karşı mücadele, vs.

Bu strateji, "kullanıcı"yı ezer, "katılımcı" sıradan bir "sakin" haline gelir. Yalnızca mesken fonksiyonuna (fonksiyon olarak ya­şam alanına) değil, mekânın artı-değeri gerçekleştiren alıcısı fonk­siyonuna indirgenir. Mekân, fonksiyonların yerine dönüşür ve bun­ların içinde en önemlisi ve en fazla gizleneni şudur: toplumun bü­tününün fazla üretiminin (yani, kapitalist üretim biçiminde, toptan artı-değerin) yeni bir biçimde şekillendirilmesi, gerçekleştirilmesi, dağıtılması. [...]

 

Metnin tamamı için bkz.

Henri Lefebvre, Kentsel Devrim içinde "Şehircilik Yanılsaması", çev. Selim Sezer (İstanbul: Sel Yayınları, Nisan 2013)