Kültürel Temellük Kavramındaki Özcülüğü Aşmak

                                          Kanada Başbakanı Justin Trudeau, Alberta’daki bir yerli topluluğunu ziyareti sırasında                                                kendisine verilen tören başlığıyla, 4 Mart 2016

 

2000’lerin başında ABD medyasındaki tartışmalar üzerinden popülerleşen kültürel temellük [cultural appropriation] kavramı, asıl amacını ziyadesiyle aşacak şekilde genelleştirildi. Batı’nın yoga pratiklerinden, siyah Amerikalıların Afrika kıyafetleri giymesine, moda tasarımcılarının yabancısı oldukları tasarım unsurlarını kullanmalarına kadar, bu genelleştirmeler kavramın özgüllüğünü ortadan kaldırdı.

Kültürel temellük kavramının kökenleri 1990’lara, yerli çalışmaları alanına uzanıyor.[1] Kavramla ilgili ilk değerlendirmelerin çoğu, Kanada’nın ilk yerli halklarının kendi mülkleri addettikleri, ancak Kanada devletinin ve yerleşimci kurumların el koyduğu kültür varlıklarının iadesi talepleriyle ilgiliydi. Bu varlıklar arasında arkeolojik buluntular, müzelik nesneler, dinî inançlar, geleneksel tıp birikimi, resim ve çömlek gibi görsel sanat ürünleri, insan kalıntıları ve müzik kayıtları bulunuyordu. Kanada’daki yerli ve yerli olmayan bazı aktivist ve akademisyenler, kültürel varlığın temellükü ve iadesi gibi konuların anlaşılması için hukuki/etik bir çerçeve oluşturmaya başladılar.[2] Bu çalışmalar daha sonra ABD, Yeni Zelanda ve Avustralya gibi diğer yerleşimci-koloni ülkelerindeki akademisyenler tarafından da benimsendi.

Kültürel temellük kavramı, soyut olarak ele alındığında iki önemli zeminde eleştiriye açıktır. Bunlardan ilki, kültür kavramı. Temellükle ilgili değerlendirmelerin çoğundaki örtük kültür tanımı, 19. yüzyıl Alman felsefesindeki Kultur fikriyle ilişkilidir.[3] Raymond Williams Kultur’ün bu aşamada özellikle Avrupa uygarlığıyla ilişkili bir kavram olduğunu, sonradan İngilizce’deki culture kelimesine de bu tanımın damgasını vurduğunu söyler.[4] “Kültür” kelimesinin “kültürler” biçiminde çoğul kullanımı, 18. yüzyılda yaşamış Johann Gottfried von Herder’in eserlerine kadar uzanır. Avrupa kültürünün üstünlüğü fikrinin “Doğa’nın görkemine küstahça bir hakaret” olduğunu söyleyen Herder,[5] 19. yüzyıl sonu ile 20. yüzyıl başındaki antropologlara örnek olacak, onlar da Batı tahakkümü altına giren Iroquois, Hawaii, Igbo gibi halkların kendine özgü kültürlerini, uygarlaştırma misyonuyla gelen sömürge güçlerine karşı söylemsel bir direniş biçimi olarak inceleyeceklerdir.[6]

Akademide ve aktivist çevrelerde bu özcü kültür kavramının dirilmesi, çoğunlukla ezilen gruplara mensup liberal ve solcu entelektüeller arasında ortaya çıkan, farklı kültürlerin sahihliğine yeni bir değer atfetme eğiliminin parçasıdır. Chris Harman’ın otuz yıl kadar önce kaydettiği bir eğilimdir bu: “Herkes kendi kültürüne değer vermeli, hatta ‘kültürlerin yozlaşması’ konusundaki kaygılarını göstermelidir”.[7] Kültürel temellükle ilgili iddiaların birçoğunda devrede olan özcülüğü tarihsel materyalist bir analizle aşmak istiyorsak, işe kültür tanımından başlamamız gerekiyor. Raymond Williams’ın eserleri böyle bir analiz için temel niteliktedir.

Williams, erken tarihli makalelerinden birinde, hem kendisinin hem de başka Marksistlerin kültür fikrini irdelerken yola çıkacağı temeli kurar. Bu aşamada “kültür” kelimesini iki anlamda kullanır Williams. İlki, sıradan anlamıyla kültürdür: yani, “bütünlüklü bir yaşam tarzı”, bir insan toplumunun biçimlenişi, amaçları ve anlamları, ve “bir insan topluluğunun ortak anlamları, ürünleri, kişisel ve toplumsal deneyiminin ortaya koyduğu her şey”.[8] Williams bu geniş tanımın ardından kültür kelimesinin ikinci kullanımına işaret eder: toplumun kurumlarının, birinci anlamıyla kültürü ifade ettikleri “sanat ve ilim irfan – özel keşif ve yaratıcı çaba süreçleri”. Sonra bu iki tanımı üçüncüsüyle tamamlar ve üç parçalı kültür tanımını şöyle özetler:

 

(i) [kökleri 18. yüzyıla uzanan] genel bir zihinsel, manevi ve estetik gelişme sürecini tarif eden ayrı ve soyut isim; (ii) belli bir halka, döneme, gruba veya genel olarak insanlığa ait belirli bir yaşam tarzını ifade eden, genel veya özel biçimde kullanılan bağımsız isim […]; (iii) zihinsel, özellikle de sanatsal faaliyetin eser ve uygulamalarını tarif eden bağımsız ve soyut isim.[9]

 

Kültürel temellük söylemindeki kültür tanımı büyük ölçüde Williams’ın ikinci tanımıyla ilişkilidir. Ancak, Williams kültür kavramında bu tanımları birbirinin yerine kullanılacak veya istendiğinde dışarda bırakılacak seçenekler olarak ele almaz; ona göre bunların üçü de aynı anda geçerlidir ve brbirleriyle üretken bir çelişki halindedirler. Çelişkiyi şöyle ortaya koyabiliriz: (1) bir insan toplumuna ait toplumsal toplam; (2) o toplumun zihinsel, özellikle de yaratıcı üretimine verilen özel bir isim; ve (3) ilk iki tanımdaki bütün unsurların kendi aralarındaki ve birbirleriyle olan diyalektik etkileşimi.

Kültürel temellük tartışmalarında, kültürün “birbirinden ayrı uygarlıklar” biçimindeki tanımına odaklanılmasından kaynaklanan şeyleşmiş bir kültür kavramı söz konusudur. Oysa farklı kültürler birbirlerinden ayrı işlemez, bir tahakküm ilişkisine girildiğinde biri ötekinin unsurlarına basitçe el koymaz. Stuart Hall’un dediği gibi, “tarihsel bir değişmezlik ilişkisi içinde ve paradigmatik biçimde belirli bir sınıfın ‘tamamına’ ait olan apayrı ‘kültürler’ yoktur; keza, belirli halkların tamamına ait olan kültürler de yoktur”.[10]

 

 

 

Sermayenin ve Emeğin Uluslar/arası Kültürleri                                   

Kültürel temellük söyleminin eleştirisini ortaya koymak için en azından alternatife benzer bir şeyle yola çıkmanız gerekir. Marksist kozmopolitlik fikri bize böyle bir alternatif sunuyor. Marx ile Engels’in yazılarındaki örtük bazı yorumlardan, ve Williams ile Hall’un işçi sınıfı kültürünü ve “popüler” kültürü konu alan daha somut yazılarından çıkarabiliyoruz bu kavramı. Marksist anlamıyla kozmopolitlik, kültürel formasyonu ve kültürlerin birbirinden ödünç alma süreçlerini tarihselleştirmede “temellük” gibi ahlakçı terimlerden çok daha kullanışlıdır.

Williams’ın işçi sınıfı kültürü üzerine yazıları, uluslararası ölçekte karşı karşıya gelen kapitalist kültürü ile işçi sınıfı kültürlerine odaklanan Marx ile Engels’in erken tarihli yorumlarını tamamlar niteliktedir. Marx ile Engels’in Komünist Manifesto’da kapitalist kozmopolitliği analiz ettikleri, hatta bir dereceye kadar destekledikleri biliniyor:

 

Burjuvazi dünya piyasasını sömürmesiyle üretime ve tüketime her ülkede kozmopolit bir mahiyet kazandırdı […] Ülkenin kendi içindeki üretimle karşılanan eski ihtiyaçlar yerine, şimdi tatmin edilmeleri uzak ülkelerin ve diyarların ürünlerini gerektiren yeni ihtiyaçlar olduğunu görüyoruz. Eskinin yerli ve ulusal kapalılığı, kendine yeterliği yerine şimdi her yönde ilişkiler kuruluyor, ulusların tümü birbirine bağımlı oluyor. Yalnızca maddi üretimde değil, zihinsel üretimde de böyle bu. Tek tek ülkelerin zihinsel yaratımları ortak mülk haline geliyor. Ulusal tek taraflılık ve dar görüşlülük giderek imkânsızlaşıyor ve çok sayıdaki ulusal ve yerel edebiyattan bir dünya edebiyatı doğuyor.[11]

 

Fakat burjuvazinin ve kapitalizmin, dar görüşlü ulusal seleflerini ve rakiplerini aşma gücüne düzülen bu methiye, Marx ile Engels’in yazılarında Komünist Manifesto’dan bile önce var olan başka bir damarla tamamlanmaktadır. 1840’ların başında radikalleşmelerinden itibaren Marx ile Engels, özellikle Adam Smith’in Ulusların Zenginliği ve Immanuel Kant’ın Kalıcı Barışa Doğru adlı eserleriyle özdeşleşmiş burjuva kozmopolitliğinin riyakârlığını sert biçimde eleştirirler. Örneğin, Engels “Ekonomi Politiğin Eleştirisinin Anahatları”nın taslaklarında, dünya ticaretine dayalı bir kozmopolitliği savunan burjuvaların, sırf “alçakça para hırslarını tatmin edecek yeni topraklar kazanmak için” “mülkiyet tekeli” kurduklarını, “yeryüzünün en ücra yerlerini uygarlaştırdıklarını” ve Şanlı Fransız Devrimi’nin kardeşlik çağrısını “hırsızlar kardeşliği”ne dönüştürdüklerini yazmıştır.[12]

 

 

 

Marx ile Engels ayrıca, buna karşıt bir kozmopolitliğin ilk analizini de sunmuşlardır: “emeğin kozmopolitliği” diyorum ben buna. Friedrich List’in, Almanya’nın ekonomik gelişmesi için sıkı devlet korumasını savunduğu çalışmasını eleştiren Marx şöyle yazar: "İşçinin milliyeti Fransız, İngiliz ya da Alman değil, emek, bedava kölelik, kendi kendini satmaktır. […] Doğduğu yerin havası Fransız, İngiliz ya da Alman havası değil, fabrika havasıdır."[13] Keza, yine Manifesto’dan bir pasaj:

 

İşçinin vatanı yoktur. Sahip olmadığı bir şeyi geri alamayız ondan. […] Burjuvazinin gelişmesi, ticaret serbestliği, dünya piyasası, üretim tarzının ve ona bağlı hayat koşullarının birörnekleşmesi sebebiyle halklar arasındaki ulusal farklılık ve uzlaşmaz çelişkiler de gün geçtikçe ortadan kalkıyor.[14]

 

Williams’ta, ulusal ölçekte birbiriyle mücadele eden burjuva ve proleter kültürleri fikrini buluyoruz; Marx ile Engels’teyse aynı dinamiğin uluslararası ölçekteki halini. Williams, Marx ile Engels’in kaydettiği proleter ve kapitalist kültürleri daha diyalektik bir çerçeveye yerleştirerek, baskınlık ve oluşum ilişkileriyle belirlenen hasım kültürler olarak ele alır. Stuart Hall’un çalışmalarındaki “popüler kültür” kavramı da bu anlayışı geliştirir. Hall, popüler kültürün incelenmesinde izlenecek yolu şöyle tanımlar:

 

[böyle bir inceleme] belirli bir dönemde, kökleri halk sınıflarının toplumsal ve maddi koşullarında yatan, popüler gelenek ve pratiklere işlemiş olan formlara ve faaliyetlere bakar. […] Ama popüler kültür tanımı için elzem olan şeyin, “popüler kültür”ü hâkim kültürle sürekli bir gerilim içinde tanımlayan bağlar (ilişki, etki ve uzlaşmazlıklar) olduğunu vurgulamaktan vazgeçmez.[15]

 

Sonuç olarak, aslolan, kapitalizmin ve emeğin kozmopolitliği arasındaki diyalektik mücadeledir: kapitalizmin ilk dönemlerinde kapitalist kozmopolitliği oluşturan temellük ve hırsızlık tabanın meydan okumasıyla karşılaşmıştır; buna karşılık, proleter enternasyonalizmin oluşumu da ona dayatılan sömürü ve tahakküm ilişkileriyle belirlenmiş ve sınırlanmıştır.

 

William Crane’in, Historical Materialism dergisinin Kimlik Politikası dosyasında yayınlanan Cultural Formation and Appropriation in Merchant Culture başlıklı yazısından seçilmiş bölümlerin çevirisidir. Aynı yazıdan seçilmiş diğer bölümler için bkz. Kapitalizm, Kültür, Kimlik.



[2] James O. Young ve Conrad G. Brunk, (ed.) The Ethics of Cultural Appropriation (Malden, MA: Wiley-Blackwell, 2009) s. 2-3.

[3] Sally Engle Merry, “Law, Culture, and Cultural Appropriation”, Yale Journal of Law & the Humanities, 1998, s. 581.

[4] Raymond Williams, Keywords: A Vocabulary of Culture and Society (New York: Oxford University Press, 1985) s. 89.

[5] Herder’den aktaran Williams, Keywords, s. 89

[6] A.g.e., ve Merry Merry, “Law, Culture, and Cultural Appropriation”, s. 581.

[8] Raymond Williams, “Culture Is Ordinary”, The Everyday Life Reader, ed. Ben Highmore (Londra: Routledge) s. 93, 96.

[9] Williams, Keywords, s. 90.

[10] Stuart Hall, “Notes on Deconstructing ‘The Popular’”, Cultural Theory and Popular Culture: A Reader içinde, ed. John Storey (Londra: Pearson/Prentice Hall, 1998) s. 452.

[11] Marx, Karl and Friedrich Engels 1848, 

Manifesto of the Communist Party.

[14] Marx ve Engels, Komünist Manifesto.

[15]  Hall, “Notes on Deconstructing ‘The Popular’”, a.g.e. içinde, s. 449.