/ Pasajlar / Alıklar Birliği

Aşağıdaki pasajlar, Baudrillard’ın Fransa’da Le Pen öncülüğündeki aşırı sağın yükselişe geçtiği bir dönemde yapılacak ulusal seçimler vesilesiyle 7 Mayıs 1997’de Libération’a yazdığı “Le Conjuration des Imbéciles” başlıklı yazısının İngilizce çevirisinden alındı. Le Conjuration des Imbéciles, John Kennedy Toole’un A Confederacy of Dunces adlı romanının Fransızca çevirisinin başlığıdır (roman Türkçe’de Alıklar Birliği başlığıyla yayınlanmıştır).

 

 

  

İki durum, ikisi de birbirinden vahim ve çözümsüz: çağdaş sanatın hükümsüzlüğü ve Le Pen karşısındaki siyasi acizlik. Bu iki durum birbirinin yerine geçebilir ve birbirine aktarılarak çözülür: Nitekim, Le Pen’e karşı herhangi bir siyasi muhalefet oluşturmadaki acizlik, kültür âlemine, bir Kutsal İttifak’ın hüküm sürdüğü kültür alanına geçer. Keza, birileri çağdaş sanatı sorgulamayagörsün, derhal gerici, akıldışı, hatta faşist ilan edilir...

Bu muteber alıklar birliğine neyle karşı çıkabiliriz? Maalesef, bu entelektüel çarpıklık mekanizmasını hiçbir şey düzeltemez; çünkü bu mekanizma vicdan azabından doğmaktadır, sanatın açmazı kadar Ulusal Cephe’ye karşı mücadelenin siyasi açmazını da çözmeye çalışan “demokratik” seçkinlerimizin acizliğinden doğmaktadır. Bu seçkinler, en basit yola başvurup, her şeyi ahlaka havale eden tek bir küfürde bu iki sorunu iç içe geçirmiştir. O zaman geriye şu soru kalır: Sorunu “açma”nın herhangi bir yolu var mıdır; sıradışı, küstahça bir şey söylemenin, ânında aşırı sağcı diye damgalanmaksızın (ki bu da aşırı sağa saygı duruşu anlamına gelir), aykırı ya da paradoksal bir şey söylemenin imkânı kalmış mıdır? Geleneksel olarak sağla özdeşleştirilen her şey –ahlaki, uzlaşımsal ve konformist olan her şey– neden sola geçmiştir?    

Siyasi canlılığından en az sağ kadar soyunmuş solla birlikte siyaset nereye gitmiştir? Cevap basit: aşırı sağa. Le Pen bugün Fransa’da siyasi bir söyleme sahip tek kişi. Diğer tüm söylemler ya ahlaki ya da pedagojik; okul hocalarının, ders verme meraklılarının, idarecilerin ve programcıların ürünü. Kötülüğe ve ahlaksızlığa havale edilen Le Pen, siyaset çanağını silip süpürdü – İyilik ve Aydınlanma siyasetinin çanakta bıraktığı, daha doğrusu bastırdığı ne varsa hepsini. Le Pen’e karşı seferber olan ahlaki koalisyon –siyasi aczin göstergesi olarak– tavrını ne kadar sertleştirirse, o da ahlaksızlık politikasından, kötülükten yana tek kişi olmaktan o kadar yararlanabiliyor.

Le Pen’in, gerçekte var olmasaydı icat edilmesi gerekirdi. Le Pen bizi, habis bir yanımızdan, içimizdeki en kötünün cevherinden kurtarıyor. Bu yüzden onu lanetlemek zorundayız – ama yok olsa, bize merhamet etse, hepimiz ırkçı, cinsiyetçi, milliyetçi virüslerimizle (ortak kısmetimizle), veya sadece toplumsal bünyenin ölümcül olumsuzluğuyla baş başa kalırdık. Le Pen bu yönüyle, kendi içindeki şeytanı çıkarıp onun içine sokan siyaset sınıfının aynasıdır – tıpkı toplumsal işlevlerin içsel yozlaşmasındaki şeytanı çıkarıp siyaset sınıfına sokmamız gibi. Aynı yozlaşma, aynı katharsis. Bunun kökünü kazıma arzusu, toplumu arındırıp kamusal hayatı ahlakileştirme arzusu, kötülüğün yerini alan ne varsa hepsini tasfiye etme arzusu, kötülüğün mekanizmalarının, dolayısıyla bizzat siyasetin formunun tamamen yanlış anlaşıldığını gözler önüne seriyor.

Burada, siyasi düşüncenin yerini alan büyüsel düşüncenin bir örneği görülüyor: Le Pen, göçmenleri reddetmek ve dışlamakla suçlanıyor. Ama bu, her düzeyde vuku bulan toplumsal dışlama denizi içindeki küçük bir damla sadece. Hepimiz bu karmaşık ve girift kolektif sorumluluk sürecinin hem suç ortakları hem kurbanlarıyız. Bu nedenle, toplumsal ve teknolojik “ilerleme”mizin işleyişine yayılmış olan virüsü çağırmak; tek bir kişiyi, kurumu veya grubu, metastazla bedenin tamamını kaplamış olmasına rağmen cerrahi bir müdahaleyle sökülüp alınabilecek bir kansermiş gibi, melun bir figüre dönüştürerek bu dışlama lanetini ve onunla yüzleşmekteki aczimizi kovmak, tipik biçimde büyüseldir.

Siyasetin alanında kalmak için, ideolojiden kaçınmak ve şeyleri sosyal psikoloji çerçevesinde görmek zorundayız. Demokratik toplumumuz stasis’tir; Le Pen ise metastas. Küresel toplum ataletten ve bağışıklık yetmezliğinden ölmektedir. Le Pen bu viral durumun görsel tercümesi, gösteriye özgü yansımasıdır. Tıpkı rüyadaki gibi: Le Pen bu latan durumun, eşit dozdaki zoraki bütünleşme ile sistemli dışlamanın birleşiminden oluşan bu sessiz ataletin bürlesk, sanrısal figürüdür. 

Bu toplumda eşitsizliği azaltma umudunun (neredeyse) kesin biçimde yok olmasıyla birlikte, hıncın ırklar arasındaki eşitsizliğe yönelmesine şaşmamak gerekiyor. Sosyal başarısızlık, ırkçı başarıyı (ve diğer tüm ölümcül stratejileri) besler. Bu anlamda Le Pen bu toplumun yegâne delişmen analistidir. Onun, aşırı sağ tarafında olması, solda veya aşırı solda bu tür analistlerin uzun zamandır eksik olmasının hazin sonucudur.

Kendi cinlerimizin viral büyümesine teslim olmaktan kaçınmanın tek yolu, ahlaki düzenin ve demokratik revizyonizmin üzerinde ve ötesinde, Le Pen’in ve Ulusal Cephe’nin o delişmen analizi bizden çalmasındaki sorumluluğumuzu kabul etmek değil midir?

 

Baudrillard, pasajlar