/ Sürrealizm 1924-2014 / Sürrealizm Elli Yaşında

Fransız sürrealizminin 1969’daki tarihsel kopuşunu kabul eden sürrealistlerin sürrealist etkinliği canlandırmak umuduyla çıkarmaya başladıkları coupure projesi çok geçmeden dağıldı ama projeden geriye kalanlar Maintenant adını alarak kolektif çalışmaya devam ettiler. Maintenant, dışa pek açılamasa da uzun soluklu bir kolektif varlık oldu ve çeşitli yayıncılık projelerine katıldı. Esas olarak 1969-öncesi Sürrealist Topluluğun, 1970’lerde hareketin devamını getirmeye girişen eski üyelerine yönelik kaleme alınmış bu bildiri, bildiğimiz kadarıyla topluluğun yegâne kolektif açıklamasıdır.    

 

 

 

Sürrealist Devrim dünyanın durumuna dair bir itirazdan doğdu. Bu durum değiştiğine göre itirazın da değişmekten başka yolu yoktu; yine de kökenindeki bu itiraz sürrealizmin doğasını belirlemiştir.

Bir itiraz olarak doğan sürrealizm, böyle kalıp kalmamak arasında bir seçim yapmak zorunda kalmadı hiç. Bugün, kafa karışıklığı öyle bir noktaya geldi ki sürrealizmi gizlemek [occult] sadece gecenin değil günün de en acil gündemi haline gelmiştir. Bu belki de, taktik değil stratejik olarak her tür itirazdan, özellikle de kalıcı olduğu fazla aceleci bir şekilde ilan edilen o daha yeni ve sözümona saldırgan çekişmeden de el etek çekmeyi gerektirmektedir.

Bu yüzden, hareketten ‘geriye kalanlar’ sıfatıyla hepsi birbirinin tekrarı olan söyleşiler vermeye ya da enerjilerini olabilecek en eften püften eleştirel faaliyete adamaya hazırlanan edebiyat ve sanat camiası mensuplarını cömertçe uyarıyoruz: kendilerine yazık ederler. Sürrealizmden bir deneyim, girişim, bir mücadele olarak bahsedilebilir mi, ya da bahsetmek zaruri midir? Şüphesiz bu soruların yanıtı, tek tek bireyler ve bir topluluk olarak sürrealistlerin deneysel, girişken ve mücadeleci vasıflarında yatar.

Önceli olmayan bir topluluk olarak, bu bildirinin imzacılarının, ne vakittir özgül bir duruşlarının olmadığı bir dünyaya –bir zamanlar olduğunu varsaysak bile– dair değerlendirmelerindeki ‘indirgenemez’ farklılıklara soğukkanlılıkla bakmaları temkinden değil cesarettendir. Yapılması gereken, birtakım buyurgan ve yavan olumlamaları tekrar piyasaya sürmek ve böylece belirli sorunlardan kaçınmak olamaz. Çok yakın bir zamanda icat edilen “tarihsel” ve “ebedi” sürrealizm ayrımı, methiyeci bir laf kalabalığını kısa keserek, ilkinin yörüngesini temelli olarak belirlemiş olma faziletine sahiptir. Bize düşen, bu vesileyle (böylece bu konu kapanmış olur), ilk ve son defa duruşumuzu belli ederek, yeniyetme  sürrealistler (1966-69) arasında dönen ve hiç gün yüzüne çıkmamış güncel kavgalar başta olmak üzere tüm maskaralıkları peşinen kınamaktır. En azından olması gereken buydu. [1] 

Umudun ya da umutsuzluğun ötesinde, Sürrealist Devrim dışsal olarak başarıya ulaşmıştır. Entelektüel hedeflerinin çoğuna ulaşılmış, zengin düşünce kaynakları talan edilmiştir. Dolaşıma sokmaya niyetlendiği mitler, bir müddet akılları başlarından almış, sonra ya (kara komedi halini alıp) sıradanlaşmış ya da sefil edebiyatının istilası karşısında sahneyi terk etmek zorunda kalmıştır: böylece “Çocuk-kadın” kuytu köşesine çekilir. Kolektif etkinliğin son senelerinde kulak zarlarımızı patlatacak kadar gürültülü tartışmalara yol açan nesnel rastlantıya gelince, o bir mit değil, “gündelik harikuladenin” en tartıya gelmez halidir. Etkisini gösterebildiği tek yer, “illüzyonist” işlevini başarıyla yerine getirdiği sanat alanıdır.

Sürrealist Devrim tarafından (teşvik edilen değil) benimsenen –bunu akılda tutmakta fayda var– siyasal mahiyetteki hedefler hakiki ‘seviyelerinde’ muhafaza edilemediler. Her ne kadar yaygın mutabakatın sonuçlarından daha çok kınanacak bir hali olmasa da günümüzde devrimci bir kelime dağarcığına başvurmak sıradan bir tüketim alışkanlığı haline geldi: şimdilerde her yeni Don Kişot, yalnızca kendi hayalinde gerçekleşen bir “yolculuk”tan sonra, toplumun en azından bir kısmının alkışlarına sunulan bir yeldeğirmeni kanadı tarafından korunup kollanıyor. Şunu da eklemek lazım: Devrimi, ne devrimlerden biriyle ne de herhangi bir devrimle karıştırmamak gerek. Mayıs 68 Devrim’i bile çakılıp kalmıştır ... tıpkı bir geminin karaya oturması ya da BİRİLERİNİN onu karaya oturtması gibi.

Aynı şekilde, en temel sorudan başlamak üzere, sürrealizmin belli başlı siyasal dayanakları radikal bir eleştiriye  tabi tutulamaz mı; hatta bu bir mecburiyet değil midir – tabii, üzerlerine çektikleri bitmez tükenmez şimşekler, özellikle Stalinistlerin saldırıları, bu tür bir eleştiriye örnek teşkil etmez. Temel soru şudur: günümüzde bir ‘bağlanmayı’ (Sartre’ın kullandığı anlamda değil, en genel anlamda) meşru kılan nedir ve bu bağlanmada ne gibi bir ihtimal görürüz?

 

 

    Salvador Dalí, Memory of the Child Woman, 1932

 

Ezoterik (içsel) anlamda, sürrealizm ne başarılı ne de başarısız olmuştur, ve bu da içimize su serper.

 ‘Değerlerin’, pozitivistlerin iddia ettiği gibi mitlerin sosyolojik dayanağı değil de seküler kalıntıları olduğu konusunda kimi yazarlarla anlaşıyorsak eğer, bu yargımız sürrealizm için de aynı derecede geçerlidir: ‘çılgın aşk’ geçici bir dünyevilik olarak tecelli eder; kutsalın yayılıp saçılması olarak... Novalis’in Safir-kadınının, Baudelaire’in Özsel-kadınının ve Breton’un Çocuk-kadınının (listeyi uzatmak mümkün) beraberlerinde getirdikleri bir yayılma. Bu büyük harfler arketiplere işaret etmezler; bir görünün [vision] gerçekliğini belirtmek için kullanılmışlardır. Ve bu görü soyut değildir, öyleyse, aşk soyut mudur?

Yaygın beğeninin spektaküler şehvet hislerini takdirle karşıladığı ortadayken, sürrealist ifadeler yoluyla nakledilen zevkler envanterinin kapış kapış gitmesine şaşıracak halimiz yok. Sürrealizmin aşk hakkında söyleyecekleri, hâlâ, türlerine ve biçimlerine göre tasniflemek amacıyla kişisel anekdotlar toplayan aşk mühendislerinin yüzünü kızartacak niteliktedir. Kendilik bilincinin doruğundaki aşkın bizi neye dönüştüreceğini ancak her birimizin sürdüğü yaşamlar belirler ve biz de ona, sadece ona –az çok karanlıktaki aşka– tüm benliğimizle razıyız. (“Bütün iktidar aşka”: bir tür aşkınlığı yeniden tedavüle soktuğu izlenimini yaratmasaydı ve varsaydığı mübadelenin yalnızca mazoşist unsurunu vurgulamakla yetinmeseydi –kısacası, nihayetinde aşkın iktidarını kısıtlıyor olmasaydı– bu ‘ütopyacı’ slogan bizi baştan çıkarmaya yeterdi.)

Norman O. Brown’ın öne sürdüğü gibi, analojinin, özgürce uygulandığında ve düşünüldüğünde, Freudcu söylemi ve devamını insan etkinliğinde önemli olan her şeyin, gerek bireyci gerek toplumsallaşmış izi olarak kaydettiğini kabul edersek ve her mitin, kendi kaynağını kök-rüyada (uyuyan kişiye “ilksel sahneyi” yeniden yaşatacağı umulan kök-rüyada) bulan bir rüyanın “ürünü” veya “kopyası” olduğu ve dolayısıyla her mitin, şimdi ve buranın (psikanalitik mânâda) geriye dönük arayışı olarak beliren düşsel yaşamın “süresini uzattığı” konusunda Géza Roheim’a katılırsak, biraz daha kesinlikli bir arzu imgesinin geliştirilmesi (ki ihtiyaç eşiğini aşan her tür özgürlüğün tek organik itici gücüdür arzu) mümkün ve zorunlu olmaz mı?[2] Hukuk düzleminde aşılmaz olan ‘gerileme-gelişme’ çelişkisini, “varoluş” yoluyla olduğu kadar estetik “yüceltme” yoluyla da gerçeklik düzleminde aşan o paradoksal ekonomiyi içeren bir imge olacaktır bu.  

Bu taslağın konusu bile başlı başına birtakım kısır yanlış anlamalara gebedir. Sürrealizmi yeniden icat etmeye ya da canlandırmaya niyetli değiliz; ne de onu yeniden başlatmak gibi bir isteğimiz var. Onu başka bir yerde sürdüreceğiz, ama ancak bu olumlama çeşitli rahatlık ve rahatsızlıkları sarsıp yerinden oynattığı sürece – bu türden rahatlık/rahatsızlıkların arasında bastırılmış bir suç ortaklığı simulakrının dolaşımda olup olmadığı bizi ilgilendirmiyor. Sürrealist Devrim’in ‘gelişimini’ aydınlatmaya yarayacak bir fenerimiz yok; olsaydı, onun hakkında bu şekilde, bilfiil olup bitenin dışında, konuşmazdık.  

Bir zamanlar “sürrealizmin, yanı başında, sanat ya da karşı-sanat, felsefe ya da karşı-felsefe kisvesi altında üretilenleri kaale almak gibi bir derdi” olmadığı aşikârdıysa eğer, o zaman, sürrealizmden hâlâ medet umanların psikiyatri, sinema, politika ve hatta kültür adı altında üretilenlerden ziyade (ya da daha az) karşı-psikiyatri, karşı-sinema, karşı-politika ve karşı-kültür kisvesi altında üretilenler hakkında ne düşündüklerini sorgulamak meşru, hatta zaruridir. Dahası, bu karşıtlıkların bağrında, pek barışçıl olmasa bile yine de ekümenik bir ortaklık hüküm sürer. Bu tür bir talep, böylesi bir gözlem a priori bir kınama içermez; ama herhangi bir hüküm ya da övgü olasılığını ciddi biçimde kısıtlar. 

Şiir bu tür denge oyunlarından azadedir. Bunun sebebi, düşmanı eksik olmasa da (Bataille’ı bunlardan biri saymak hatalı olmanın ötesinde anlamsızdır) bu düşmanların karşı-şiir eserleri verdiklerinin iddia edilemeyecek olmasıdır. Hiçbir şeyin şiire ‘karşı’ olduğu söylenemez, çünkü her kibar ve içinden çıkılmaz itiş-kakışın ardından gelen ve nispeten uzun süren karşılıklı nekahet dönemi sayesinde her karşı-söylemin bir de söylemi olmaktadır.

Hakiki şiir, eleştirisini, yıkıcı olmaktan ziyade varlığının kurucu bir unsuru olarak zaten kendi içinde barındırır; çok uzun süredir didaktik emeller uğruna yolundan saptırılan o tuhaf gelişim kabiliyeti de buna delalet eder. Çağlar boyunca kelimenin aleyhine metne, ve hatta ecriture’e [yazıya, “yazın”a], tanınan ayrıcalıklar göz önüne alındığında böylesi bir yetinin marjinalliği takdir edilebilir. Burada, ‘öznelin’ taşkınlığına –hemen çamur atmaya dönüşen bir taşkınlık– ya da birtakım gülünç sahte-peygamberlik törenlerine niyetlendiğimiz falan yok. Dahası, yazıya, ‘kayıta’ atfedilen bu önem, bunların kendi asıl uygulayıcılarının hiç bilmediği bir şekilde, semptomatik bir dağılmaya işaret etmektedir; çünkü her şeyin otomatik bir “farksızlık” içinde çözülmesi (sırasıyla huysuz ve yılgın bir çözülme, o geçici gençlik numarası anları dışında) aslında gerçek kayıtsızlığın bir karikatüründen ibarettir; her zaman bizim olmayan ama yine de en yüksek düşünce düzeylerine erişebilen bir ontolojiyi üstlenmiş bir kayıtsızlıktır bu.

Sebepsiz hüzün ve sınırsız tutku hareketlerinin, aydınlatılmamış ilahi rastlantılardan kaynaklanan yürek burkulmalarının, tek bir yaşam kırıntısıyla düşüncenin askıya alınmasının, kısacası lirizmin, çağdaş işlik ve imalathaneleri tümden terk ettiği aşikârdır –her ne kadar vitrinlerini Rimbaud ve Lautréamont isimleri süslese de (bu “bayatlamış” örnekleri kasten veriyoruz).    

Her şeye rağmen Sürrealist Devrim’in yolu açıktır. Fakat bu yol, onu tepebileceğine inanan kalabalık için fazlasıyla geniş ve uzundur. Çiçek tarhlarına yazık.

Ufukta beliriyor tufanlar. Kendinden başka bir vaadi olmayan bir gökkuşağı olarak şiir fikri bayatlamaz. Nihayetinde, yoktur hiçbir iddiamız.  

 

                  

                       Toyen                                                     Annie Le Brun

 

Georges Goldfayn, Radovan Ivsic, Annie Le Brun, Gérard Legrand, Pierre Peuchmaurd, Toyen.

Paris, 28 Şubat 1974

 



[1] Çoktan dağılmış bir topluluğun mensubu olduğunu ileri süren şu ya da bu bireyin, hareketi cisimleştirdiği gibi bir iddiaya başvurmadan, sürrealizmin ‘devamı’ hakkındaki görüşlerini belirtmesi gerekir. Bu gereklilik, basitçe kültürel bir görüngüdür. Öte yandan, neredeyse sevimli bir bültenin yazarlarının sekizinci sayıda yayınlanan bir yazıyı “Sürrealist Hareket” diye imzaladıkları gerçeğini belirtmeden geçemeyeceğiz. “Yeryüzü”, “maneviyat” (tüm etkilerini âfakiliklerine borçlu olan mefhumlar) ve “imkânlarımızın kapsamı” (Amerikan yerlilerinden bahsediyorlar) gibi meseleleri tartışırken böylesi bir tahrikte bulunmanın yersizliğini ve yöreselci dar kafalılıktan başka hiçbir şeye delalet edemeyeceğini belirtmekte yetineceğiz. Ne var ki, bu kilisenin idare amiri takip eden sayfalarda, bildik telefon oyununun faklı bir versiyonuna başvurarak, “sanatla devrim arasındaki ilişki meselesinin” içkin çözümünü duyuruyor.  Naçizane tavsiyemiz: Oyununa baksın, ötesine de karışmasın [burada, rakip Surrealist Group’un Bulletin de liasion surréaliste’in sekizinci sayısında (Şubat 1974) yayınlanan “Amerikan Yerli Hareketine Mektup”larına atıfta bulunulmaktadır].  

[2] Bakınız Norman O. Brown, Love’s Body (New York: Random House, 1966); Géza Roheim, The Gates of the Dream (New York: International Universities Press, 1952). Fakat Roheim, laf arasında rüya görenin egosunun ikili işlevine de değinir: “mücadele ezelidir ve sonuç hiçbir zaman peşinen kesinleşmiş değildir”.

 

 

Sürrealizm 1924-2014