“Hasat Mevsimi Başlıyor”: 19. Yüzyılda Batı’nın Filistin’i Yeniden Keşfi

Aşağıdaki pasajlar, Naomi Shepherd’ın The Zealous Intruders: The Western Rediscovery of Palestine (Harper & Row, 1987) adlı kitabının “The Rediscovery of Palestine, 1799-1831” başlıklı bölümünden seçildi, s. 11-17. Görseller ve resimaltı yazıları sayı editörü tarafından eklendi.

 

“Akka Kuşatması, veya Suriye’de Sir W. Sidney Smith yönetimindeki Britanya ve Osmanlı Kuvvetleri ile General Bonaparte komutasındaki Fransız Cumhuriyeti arasındaki çarpışmanın yaşandığı yerle ilgili Tasvir Derlemesi. Robert Ker Porter’ın Londra Lyceum Tiyatrosu’nda sergilenen Büyük Tarihsel Resim’ine eşlik etmesi maksadıyla basılmıştır. Baskı: W. Glendinning, 1801”. Kaynak: www.ader-paris.fr

 

Napoléon Savaşları’nda Britanya’nın kazandığı ilk zaferlerden birini betimleyen bir resim 1801 yılında Londra’nın Strand Caddesi’nde yer alan Lyceum Tiyatrosu’nda sergilenmeye başladı. Lyceum Tiyatrosu, büyülü fenerden kâh fırtına ve gemi enkazı görüntüleriyle oluşturulmuş “fantazmagorya”ların akıtıldığı, kâh propaganda denemeleri niteliğindeki “tarihsel resimlerin” gösterildiği popüler bir eğlence mekânıydı. Sir Robert Ker Porter’a ait Akka Kuşatması başlıklı tabloda, Britanya ve Osmanlı kuvvetlerinin Filistin’de bulunan bu sahil şehrini 1799’da Napoléon’a karşı savunması resmediliyordu. Ama asıl iletilmek istenen, Britanyalı Amiral Sir Sidney Smith’in muharebeyi tek başına kazandığı fikriydi. Resimde Smith, tek başına ayakta durmuş kılıcını savururken, sarıklı figürler arkada yükselen dumanın içinde endişeli bir şekilde çömelmiş görünüyordu.   

Döneme ait tüm kayıtlar Akka savunmasındaki esas önemli figürün, şehrin Boşnak valisi, “Akka kasabı” lakaplı Cezzar Ahmet Paşa olduğunu gösteriyor. Cezzar Ahmet Paşa altmışlarında olduğu halde savaşta paralı askerlerine bilfiil önderlik etmişti. Smith’in son aşamalarda önderlik ettiği taarruz kuvvetleriyle denizden düzenlediği bombardıman ve sağladığı lojistik destek de önemliydi ama iki ay süren kuşatma boyunca Cezzar Ahmet Paşa şehri Fransızlara karşı kahramanca savunmamış olsaydı Napoléon’u yenmek mümkün olmazdı. Fransızlar bir kere değil, tam on dört kere Akka Kalesi’ni aşmaya teşebbüs ettiler. Cezzar ve adamları her defasında onları geri püskürtmekle kalmadı, birçok defa cesurca Avrupa’nın en yaman ordusunun üstüne yürüdüler; barut fıçıları ve pamuk balyalarıyla düşmanın ilerlemesini engellediler.

 

James Mitan, Sir Robert Ker Porter’ın resminden ilhamla Akka Kuşatması, gravür baskıdan detay, 1804. Tepeciğin üstünde Britanya ve Osmanlı kuvvetlerine önderlik eden Sir Sidney Smith, yanında Akka valisi Cezzar Ahmet Paşa. Kaynak: www.britishmuseum.org

 

Baron Antoine Gros’ya ait Bonaparte Yafa’da Veba Kurbanlarını Ziyaret Ediyor başlıklı tablo ilk defa 1804 yılında Paris Salonu’nda seyirci karşısına çıktı. Bu resim, Napoléon’un hezimetle sonuçlanan Suriye Seferi’ndeki daha önceki bir hadiseyi, yıldırım hızıyla sahile çıkartma yapan Fransız ordusunun veba tarafından önünün kesilmesini tasvir ediyordu. 

Gros, askerlerinin acısını dindirmek için hastaneye giden bir Napoléon resmetmişti. Resimde, elini uzatmış, hastalardan birinin göğsüne dokunurken betimlenen Napoléon’un bu hareketi, Rönesans sanatından aşina olduğumuz bir jesti, İsa’nın şifa veren dokunuşunu akla getiriyordu. Bu resmin yakaladığı başarı, Napoléon’un, Suriye’de uğradığı askerî yenilgiyi Paris’te siyasal zafere tahvil ettiğini açıkça gösteriyordu. Ama Gros’nun şifacı olarak tasvir ettiği Napoléon, ne Yafa’da aciz durumdaki 4000 Osmanlı savaş esirinin katlini emreden Napoléon’du, ne de kıpırdatılmayacak kadar hasta olan askerlere öldürücü dozlarda afyon verilmesini tavsiye ettiği söylenen o tahammülsüz general (Ker Porter’ın karikatürlerine konu ettiği bir olaydı bu). Napoléon’un veba hastanesi ziyaretinin tanıklarından birine göre, Fransız general aslında acıyla kıvranan askerlerden birini çizmesinin ucuyla kenara itmişti. 

 

Antoine Gros, Bonaparte Yafa’da Veba Kurbanlarını Ziyaret Ediyor, 1804.

 

Napoléon’un, Gros’nun kendisine atfettiği Hıristiyan savaşçı rolüne bürünmeye hiç niyeti yoktu; o kadar ki, Mısır’da adamlarına Müslümanların duyarlılıklarına saygı göstermelerini emretmiş, şüphe içindeki yerel halkı Fransızların aslında İslam’ın düşmanı Papa’yı devirdikleri, kalben “gerçek birer Müslüman” oldukları konusunda temin etmişti. Suriye Seferi sırasında Kudüs’ü ziyaret etmeye tenezzül bile etmemiş; Yahuda Tepeleri’ndeki savaşçı kabilelerle karşılaşmak gibi bir arzusu olmadığından, Kutsal Şehrin “harekât alanına” girmediğini söylemişti. Sidney Smith ise, bölgede yayınlanan bültenlerinde kendinden “Hıristiyan şövalye” olarak bahsedip Hıristiyan azınlığın güvenini tazelemek için Kudüs’e yürüyüş düzenlemiş olsa da, diğer etnik grupların da suyuna gitmeye özen gösteriyordu – Britanya, Müslüman hâkimiyetini ortadan kaldırmaktan değil sürdürmekten yanaydı; Filistin’de de, Asya’nın diğer yerlerinde olduğu gibi, Osmanlılar Britanyalıların müttefikiydi. 

Gelgelelim, Ker Porter da Antoine Gros da şunu biliyordu ki, Avrupalıların hafızasında Filistin en canlı biçimde Hıristiyan şövalyeliği temasıyla ve Haçlı Seferleri’nin anısıyla özdeşleşmişti. Napoléon, Mısır’ın fethinden yeni çıkmış birliklerini 1799 yılının baharında Filistin’e götürdüğünde, fiilen Haçlı Seferleri’nden bu yana Avrupalıların Kutsal Topraklara düzenlediği ilk sefere önderlik ediyordu; Akka, Haçlıların son direnişinin gerçekleştiği yer olarak nam salmıştı. O zamandan Napoléon’un seferine kadar, Gibbon’ın ifadeleriyle “yıllar boyu Dünyanın Temel Tartışması'yla [Haçlı Seferleri] yankılanmış olan sahilde kederli bir matem sessizliği hüküm sürmüştü”.   

Dahası, 19. yüzyılın başına gelindiğinde Batı bu tartışmayı yeniden açmaya hazırdı. Voltaire ve Diderot’nun Haçlılara yönelttiği rasyonalist eleştiriler daha o zamandan Heeren gibi çağdaşları tarafından yumuşatılmaya başlamıştı bile; Heeren, Haçlıların aşırılıklarını, Müslümanları ve Yahudileri katletmelerini, Hıristiyanlığın “gözüpek yeniyetmeliğinin” talihsiz semptomları olarak görüyordu. Romantik yazarlar Ortaçağ Hıristiyanlığını yere göğe sığdıramıyor; eski eser uzmanları Yunanistan ve Mısır’da klasik çağ kalıntıları arıyorlardı. Protestan İngiltere, Avrupa kıtasından yükselen savaş ve devrim tehdidi karşısında Evanjelizm ve İncil kültüne sarılmıştı. Tüm bunlar, Kutsal Topraklara yönelik ilginin canlanmasına elverişli bir ortam yaratıyordu. Ama bizzat ülkenin hali böyle bir ilgi için elverişli değildi.        

                                                                      ***

18. yüzyılın sonunda Filistin adeta terra incognita’ydı: Politik olarak belirlenmiş net sınırları yoktu; Eski Ahit dönemi ile Roma ve Ortaçağ dönemlerindeki fetihlerle durmadan değişen tarihsel hatları vardı. Siyasi olarak Osmanlıların egemenliğindeki Suriye vilayetine bağlıydı ve Akka ile Şam valileri tarafından idare ediliyordu. Avrupalı tüccarlar sık sık ülkenin limanlarına uğruyordu ama Nasıra, Kudüs ve Beytüllahim dışında iç kısımlara nadiren gidiliyordu. William Blake’in şiirleri insanların zihninde semavi bir Kudüs hayali uyandırmış olabilir ama çağdaşı Pinkerton’ın Modern Coğrafya’sında meşhur ticaret merkezleri olan Halep ve Şam’a yer verilirken, yeryüzündeki Kudüs’ün adı geçmiyordu. 

 

William Blake, Jerusalem (Kudüs), 99 numaralı resim. Kudüs, William Blake’in resimli kitaplarının en uzunudur. Şairin serbest ölçüyle yazdığı 4500’ü aşkın mısra ile 100 tam sayfa resmini içerir. Blake bu kitap üstünde 1804’ten 1820’ye kadar çalışmıştır; bu dönemin büyük kısmında Britanya ile Fransa savaş halindedir. Sanat tarihçilerine göre yukardaki resimde yaşlı adam Yehova’yı, sarıldığı kadın ise Kudüs’ü temsil etmektedir. Kaynak: www.tate.org.uk

 

Filistin, alışılmış bir hac durağı bile değildi. Napoléon’un zamanına gelindiğinde Hıristiyan hac geleneği ölmek üzereydi. Paskalya zamanı Kudüs’te topu topu bir avuç Avrupalı görülürdü; Doğu Kiliselerine –Rum Ortodoks, Ermeni, Kıpti vs.– bağlı hacılar sayıca kat kat fazlaydı. Bunlar Balkanlardan, Rusya’dan ve Yakın Doğu’dan gelen köylüler ve tüccarlardı; ritüelleri de, Avrupalılara en az diğer inançlara mensup hacılarınki kadar yabancıydı: Onlar da, Mekke’ye düzenledikleri hac ziyaretinin ardından Kudüs’ü ve Hz. Musa’nın kabrinin bulunduğu varsayılan külliyeyi ziyaret eden Müslümanlar ve Doğu Avrupa’nın haham okullarından gelen Yahudilerdi. 

Bu dönemde Avrupa’dan gelenlerin çoğu ya âlim ya da gezgindi. En etkilileri, Mısır ve Suriye hakkında çığır açıcı bir eser kaleme alan Kont François de Volney idi. Napoléon’un generali Berthier’ye göre, Volney’nin ilk kez 1787’de basılan eseri, bütün Fransız ordusunun bölge hakkında güvenilir bilgi edinebileceği yegâne kaynaktı. Bizzat Napoléon da kitabı notlar alarak dikkatlice incelemiş, hatta sonradan sürgüne giderken yanında götürmüştü. 

Jansenist bir papaz okulunda eğitim gördüğü halde yaradılışı itibariyle özgür düşünceli biri olan Volney (sonradan aldığı Volney soyadı, Ferney’deki hane adı ile Voltaire isminin bileşiminden oluşuyordu), Kutsal Toprakları, bu toprakların halklarını ve âdetlerini inceleyip,  gözlemlerini rapor etmeye niyetliydi ve bunu, kendinden önce bölgeye giden dindar seyyahlardan ve eski eser uzmanlarından çok farklı bir bakış açısıyla yapacaktı. İleride açıklayacağı gibi, gerileme evresindeki büyük kültürler ile halihazırda gelişmekte olan Batı kültürlerini karşılaştırmayı amaçlıyordu, ama niyeti ne İslam’ı karalamak ne de Müslüman ve Yahudilere büyüklük taslamaktı. Pek çok selefinin ve hatta çağdaşının aksine Mısır ve Filistin’in çöküşünü Doğu’nun havasına ya da İslamın Hıristiyanlığa göre daha aşağı bir din olmasına değil, despotik yönetimlere ve dinin sorgulanmayan hâkimiyetine bağlıyordu. “Kamusal ve bireysel ahlakımızı, kanunlarımızı ve bütün toplumsal durumumuzu son derece güçlü bir şekilde etkileyen” fikirleri üretmiş Filistin toprakları özellikle ilgisini çekiyordu.

Filistin’in hem ihtişamlı hem karanlığa gömülmüş, hem kudretli hem yenik, çelişkili bir diyar olduğu fikri, yüzyıllar boyunca Hıristiyanlığın harcıâlem inanışlarından biri olmuştu. Seyyahların Filistin’e baktıklarında gördükleri –ve çoğu zaman abarttıkları– harabiyet ve sefalet, onlara göre İsa’nın çarmıha gerilişinin cezasıydı. 18. yüzyılın sonlarına doğru en sofular hariç bu çelişkiye gerçek anlam atfeden kimse kalmadıysa da, Napoléon’dan sonra Filistin’e giden seyyahların çoğu Tanrı’nın lanetinden ve bunun sebeplerinden bahsetmeyi ihmal etmiyordu – gerçi onların da tek amacı, Eski Ahit zamanında Filistin’e hâkim olduğu varsayılan refah ile halihazırdaki viraneliğin sebepleri hakkında fikir yürütmekti. Volney, olabilecek en pratik yaklaşımı benimsedi. Birçok ziyaretçinin aksine hac yollarını takip etmedi (Kudüs’e neredeyse hiç ilgi göstermedi) ve dağ kasabalarında yaşayan çalışkan –ve isyankâr– halk ile ovada yaşayan daha savunmasız köylü halk arasındaki farka dikkat çekti. Volney’ye göre, Osmanlı askerlerinin savunmasındaki yerel şeyhler tarafından uygulamaya konan Osmanlı ayni vergi sistemi, ovadaki köylülerde geçimlik ürün dışında bir şey yetiştirme isteği bırakmamıştı. Çevre çöllerde yaşayan istilacı Bedevilerin baskınlarının da bu isteksizlikte payı vardı.       

Volney’ye göre Filistin, despotik ve yozlaşmış rejimlerin ve otoriter bir dinin salık verdiği edilginliğin, gayet bereketli ve verimli olabilecek bir ülkeyi nasıl da mahvedebileceğini mükemmelen örnekliyordu. Volney’nin peşinden gidenler –ister asker olsun, ister âlim veya din adamı– bereketin anlatıldığı eski kayıtlar ile mevcut ihmal kanıtlarını karşılaştırdılar. Mesafeleri ölçtüler; sıcaklıkları hesapladılar ve yüzyıllar içinde gerçekleşmiş olması muhtemel iklim değişiklikleri hakkında tahmin yürüttüler. Eski tarihçilerin ve Suriye’deki elçiliklere atanmış gezgin rahiplerin anlatılarını doğrulayacak bulgulara rastlama umuduyla kaya mezarlarında dolandılar, kilise ve manastırlardaki yazıtları kopyaladılar. Batı’daki kütüphanelere götürmek üzere Rum Ortodoks Kilisesi’ne bağlı din adamlarından elyazmaları “ödünç” aldılar. Vaftiz ya da defin törenleri için değil, basbayağı Avrupa laboratuvarlarında incelenmek üzere, Ürdün’den su örnekleri, Ölü Deniz’in kıyılarından toprak numuneleri topladılar. Ekonomik çöküşün bir metaforu olarak Tanrı’nın laneti üzerine teoriler ürettiler. Hazırladıkları raporlar birkaç yıl içinde, Batı girişimine fena halde muhtaç bir Filistin tablosu oluşturdu: Batı’nın, tarihsel sebeplerden dolayı, buraya bir “Haçlı Seferi” düzenlemek gibi özel bir misyonu vardı – Fransız tarihçi Michaud’nun deyişiyle “Doğu ile Batı’yı temelli birleştirecek kutsal bir felsefe ve bilim seferi”.   

Napoléon’un Mısır’da uğradığı askerî yenilgiyi, ancak bu türden bir seküler misyon fikri telafi edebilirdi. Napoléon’un, İngiltere’nin çıkarlarına Avrupa’da değil Doğu’da saldırma kararının üç ana kaynağı vardı: Direktuvar yönetimindeki Paris’teki çatışmalardan uzak durarak itibarını korumak; yeni bir Fransız kolonisi kurmak ve Britanya’nın Hindistan’a geçişini engellemek. Ama Nelson’ın Fransız donanmasını yenerek Napoléon’u Mısır’da esir konumunda bırakması; Cezzar’ın müzakereyi reddetmesi ve ardından Suriye Seferi ile Akka yenilgisi, Napoléon’un Doğu’da egemenlik kurma umutlarını suya düşürdü. 

 

Napoléon’un Mısır Seferi’ne eşlik eden 160 âlimin (savants) topladığı bilgilerle ve bunları derleyen 2000 teknisyen ve sanatçının çalışmalarıyla 1809-1829 arasında yayınlanan Description de l’Egypte

 

Napoléon, ülkesine zafer yerine, ordusuna eşlik eden Fransız âlim ve bilim insanlarının araştırmalarından oluşan Description de l’Egypte başlıklı derlemeyi götürdü. Bu adamlardan bazıları Napoléon’la beraber Suriye’ye geçtiler ama Filistin’de yaşanan çok sayıda felaket Description’un Kutsal Topraklar’ı içerecek şekilde genişletilmesine engel oldu. Napoléon’un ciddi bir direnişle karşılaşması ve karşılığında acımasızca intikam alması, Fransız ordusu geri çekildiğinde Yafa ve Akka’nın zaten pek de gösterişli olmayan sembol yapılarından geriye pek bir şey kalmaması anlamına geliyordu: Volney’nin “Halep’inkinden aşağı kalmayacak bir pazar yeri” ve “zarafetiyle Şam’dakileri geride bırakan bir umumi çeşme” olarak tarif ettiği yapılardan eser kalmamıştı. Fransızlar Celile’de topladıkları tahıl yığınlarını ateşe vermişlerdi ve denilene göre, iki yıl sonra bile yangının külleri hâlâ için için yanıyordu. Napoléon, Cezzar’a yardım ve yataklık ettiğinden şüphelendiği her bir köyü sistematik bir şekilde yakıp yıktı. Dürzi isyancıları Smith galeyana getirmişti; Napoléon’un Yahudileri yeniden Filistin’e yerleştirmeye niyetlendiğine dair dedikodular yayılmıştı ve doğal olarak tüm Hıristiyanlar zan altındaydı. Avrupalılar bölgeyi terk edince, hem Smith’in hem de Napoléon’un lojistik destek almak için çeşitli vaatlerde bulundukları gayrimüslim azınlıklar, ihanet suçlamalarına karşı ellerinden geldiğince kendilerini savunmak zorunda kaldılar. Volney’nin hümanist hayalleri, böylece iç karartıcı bir şekilde nihayete ermiş oluyordu.

Fakat Napoléon’un Suriye Seferi’nin, Batı’ya Kutsal Toprakların fiziksel varlığını hatırlatmak gibi bir etkisi oldu. Savaşlar süregiderken, seyahat tutkusu bu tür şeylerden pek etkilenmeyen imtiyazlı sınıf Avrupa’nın savaş alanlarının etrafından dolanarak Levant’ın bu gözden kaçmış köşesini keşfe çıktı. En azimli ve yılmaz seyyahlardan biri olan Edward Clarke, 1801 yılında şöyle yazıyordu: “Avrupa’nın yürüttüğü politikalar, kültürlü seyyahların bakışlarını aksi takdirde muhtemelen dikkatlerini çekmeyecek bölgelere yöneltti. (…) Hasat mevsimi başladı.”

Artık Filistin, gömüldüğü karanlıktan çıkarılacak, romantik heveslerin ve dinî beklentilerin odağı haline getirilecekti. Ama aynı zamanda, 18. yüzyıldan tevarüs edilmiş analitik tetkiklerin de konusu olacaktı. Bu bile başlı başına Kutsal Topraklara yapılan seyahatleri müphem bir deneyim haline getirmeye yetiyordu. Durumu daha da karmaşık hale getiren bir şey daha vardı: Batılı ziyaretçiler, her ne kadar Filistin’in –yani Kutsal Toprakların– Müslüman Türklerin egemenliğinde olmasına içerleseler de, burada gördükleri Doğu kiliselerinin geleneklerinden, pratiklerinden, hatta bizzat varlıklarından son derece rahatsız olmuşlardı: Tüm bunlar onlara, artık Batılı olmuş bir dinin, şimdi ilk kez keşfettikleri yabancı ve düşman bir diyarda doğup hayatta kalmış olduğu gerçeğini hatırlatmıştı.

skopdergi 24