Kamuoyu Yoktur

Pierre Bourdieu’nün “L'opinion publique n'existe pas” (Ocak 1972) başlıklı konuşmasının İngilizcesinden çevrildi. Metnin devamı da önümüzdeki günlerde yayınlanacak. İngilizceye çeviren: Mary C. Axtmaun. (Konuşmanın İngilizce çevirisi için Bourdieu’den onay alınmış; Fransızca orijinaliyle arasındaki kimi farkların bizzat yazarın düzeltmelerinden kaynaklanmış olabileceği anlaşılıyor.)

 


Öncelikle şu noktayı açıklığa kavuşturayım, amacım mekanik ve basite indirgenmiş bir şekilde kamuoyu yoklaması aleyhtarlığı yapmak değil. Kamuoyu yoklamalarının, bizi inandırmak istedikleri şey olmadığına şüphe yok, ama işin aslını astarını ortaya çıkarmaya heveslenenlerin iddia ettiği şey de değiller. Yoklamalar, titizlikle ve belli bir ihtiyat payıyla kullanıldıkları takdirde sosyal bilime destek sağlayabilir. Kamuoyu yoklaması yapanlara saldırmak gibi bir niyetim de yok; basbayağı pazarlamaya indirgenemeyecek olsa da, tam anlamıyla meşru bilimsel araştırma olarak tarif edilmesi de mümkün olmayan bir işi yerine getiriyorlar.

 

Üç Örtük Varsayım

Yorumlarımla ilgili bu kısa girizgâhtan sonra, kamuoyu yoklamaları hakkında titiz ve sağlam bir analize ulaşmak için karşı çıkılması gereken üç örtük varsayıma değinmek istiyorum:

-Birincisi, her kamuoyu yoklaması, her insanın bir kanaati olabileceğini varsayar; başka türlü söylersek, bir kanaat ortaya koymanın herkesin imkânı dahilinde olduğunu varsayar. Naif bir demokratik hissiyatı zedelemek pahasına da olsa, ben bu varsayıma itiraz ediyorum. 

-İkincisi, her kanaatin aynı değerde olduğu, sorgusuz sualsiz kabul edilen bir fikir. Bana göre bu fikrin gerçeklikle uzaktan yakından ilgisi yok ve aynı gerçek ağırlığa sahip olmayan çok sayıda kanaati biraraya toplamak sonuçları çok vahim biçimde çarpıtıyor, bunu kanıtlamanın da mümkün olduğunu düşünüyorum.

-Üçüncüsü, kamuoyu yoklamalarının en basit gerçeği, herkese aynı sorunun yöneltilmesidir ki bu da sorun hakkında bir mutabakat olduğu hipotezine işaret eder: yani hangi soruların sorulmaya değer olduğu konusunda anlaşıldığı varsayımına.

Bana öyle geliyor ki bu üç varsayım, verilerin toplanmasında ve analiz edilmesinde en sıkı metodolojik şartları yerine getiren yoklamalarda bile çok vahim çarpıtmalar olduğuna işaret ediyor.

Kamuoyu yoklamaları genelde teknik gerekçelerle eleştirilir, mesela örneklemlerin temsil edici olduğuna itiraz edilir. Kamuoyu araştırması kuruluşlarının halihazırda kullandığı yöntemler düşünüldüğünde bu itirazlar bana pek geçerliymiş gibi gelmiyor. Yoklamalara yöneltilen bir diğer itiraz da soruların yanlı olduğu veya formülasyonlarında yanlılığa mahal verildiği iddiası. Bu iddia bence gerçeğe daha yakın: Bir sorunun sorulma şeklinde çoğunlukla bir cevap da ima edilir. Böylece, anket formu oluşturulurken uyulması gereken, olası her cevaba “bir şans” vermeyi şart koşan temel kaideye rağmen, bizzat soruların kendisinde ya da önerilen cevap seçeneklerinde birçok olasılık sıklıkla dışarda bırakılır ya da aynı cevaba farklı biçimlerde bir defadan fazla yer verilir. Bir ön tarama yapmadıkça, anket formuna eklenmesi gereken olası tüm cevapları öngördüğünüzden asla emin olamazsınız. Dolayısıyla, öngörülen cevap seçeneklerinde belirli cevapların tekrar etmesiyle bir defadan fazla yer verilen cevaba daha fazla şans verilmiş olur veya özellikle önem taşıyan belirli bir sorunun atlanmasıyla belirli bir cevabın ortaya çıkma ihtimali baştan engellenmiş olur.

 

Kaçınılmaz Problematikler

Dolayısıyla ben kamuoyu yoklamalarında bu türden yanlılıklar olduğunu ve bunların ortaya çıkmasına sebep olan toplumsal koşulları incelemenin ilginç olacağını düşünüyorum. Sosyolog, hiçbir şeyin tesadüfen olmadığını ve bu tür yanlılıkların açıklanabileceğini varsayar. Bunlar çoğunlukla anket formlarını hazırlayanların çalışma koşullarıyla ilişkilidir. Ancak, başka etkenler de mevcuttur. Kamuoyu yoklaması kurumlarının tasarladığı problematikler özgül bir talebe tâbidir; bunların arkasındaki tasarlanma ilkelerine dair her incelemede, bir kamuoyu yoklaması yaptırmaya kimin parasının yettiği sorulmalıdır.

En son, Fransız halkının, eğitim sistemiyle ilgili kanaatlerini değerlendirmek amacıyla yapılan geniş çaplı bir ulusal anketi analiz ettik; analizimiz, Fransız gazetelerinde yayınlanıp dağıtılan bir anket formuna verilen cevaplardan rastgele seçilmiş bir örnekleme dayanıyordu. Örneklemimizin geçerliliğini kontrol etmek için, IFOP (Fransa Kamuoyu Enstitüsü) ve SOFRES (Fransız Kamuoyu Anketi Derneği) başta olmak üzere birkaç araştırma kurumunun arşivlerinde eğitimle ilgili sunulmuş tüm soruları inceledik. Bulgularımıza göre, eğitim sistemiyle ilgili soruların 200’den fazlası Mayıs 1968’den sonra gündeme getirilmiş, buna karşılık 1960-1963[1] yılları arasında 20’den az soru ortaya atılmıştı. Bu da gösteriyor ki, bu tür bir kurumun dayattığı problematikler sosyo-politik konjonktüre sıkı sıkıya bağlıdır ve belirli türde bir toplumsal talebin güdümündedir. Başka bir ifadeyle, ortaya atılan problemler siyasi problemlerdir. Sözgelimi eğitim sorunu, bir siyasi problem haline gelmeden bir kamuoyu araştırması kurumu tarafından ortaya atılamaz. Bu kuruluşlar ile, kendi problematiklerini kendileri üreten araştırma merkezleri arasındaki fark derhal ayırt edilebilir: İkincilerin durumunda, sorular basbayağı gökten inmiş değilse de, en azından dolaysız ve acil bir toplumsal talepten çok daha uzaktırlar.

Sorulan sorulara dair kısa bir istatistiki analiz, bize soruların büyük çoğunluğunun “hükümetin” siyasi kaygılarıyla doğrudan bağlantılı olduğunu gösterdi. Şimdi sırf oyun olsun diye bir liste yapmaya kalksak ve sizden eğitim alanında elzem olduğunu düşündüğünüz konularla ilgili beş soru yazmanızı istesem, eminim kamuoyu yoklamalarında sorulanlardan bambaşka liste çıkardı ortaya. Bu yoklamalarda en çok “Ortaokullara siyaset sokulmalı mı?” sorusu (veya çeşitlemeleri) sorulmuşken, “Müfredatta değişiklik yapılmalı mı?” veya “Derslerin öğretilme tarzı değiştirilmeli mi?” sorusu nadiren ortaya atılmıştı. Bunlar, en azından başka bir perspektiften bakıldığında, büyük önem taşıyan sorular.

 

Kamuoyu Yoklamalarının İşlevi

Kamuoyu yoklamalarının ortaya attığı problematikler, bilimsel ilgilere tekabül eder. Her problematiğin bilimsel ilgilere tekabül ettiği söylenebilir, ama kamuoyu yoklaması örneğinde bunlara dayanak oluşturan ilgiler siyasi mahiyet taşır ve bu gerçek, hem verilen cevapların anlamına, hem de yayınlanmalarına atfedilen öneme yön verir: Kamuoyu yoklaması bugün bir siyasi eylem aracıdır; belki de en önemli işlevi, belli sayıdaki kişisel kanaatlerin toplamından ibaret “kamuoyu” diye bir şeyin var olduğu yanılsamasını kabul ettirmektir; kanaatlerin ortalaması veya ortalama kanaat türünden bir şeyin var olduğu fikrini kabul ettirmektir. Gazetelerin ön sayfalarında yüzdeler biçiminde ilan edilen “kamuoyu” (Fransızların %60’ı şundan yana vs.) su katılmamış bir kurgudur [artefact] ve yegâne işlevi, herhangi bir andaki kanaatin bir güç sistemi, bir gerilim sistemi olduğu gerçeğini gizlemektir, yüzdelik temsilin kanaatlerin son durumunu göstermeye yetecek en son araç olduğu gerçeğini gizlemektir.

Şunu biliyoruz ki güç ilişkileri hiçbir zaman sadece güç ilişkileri değildir: İktidarın her kullanımına, o iktidarı kullananları meşrulaştırmayı hedefleyen bir söylem eşlik eder. Hatta şunu bile söyleyebiliriz: İktidarın kullanımında, bir iktidar kullanımı olduğunu gizleme eğilimi vardır ve tastamam iktidar ancak tastamam gizlendiğinde hayata geçirilebilir. Daha basit söylersek, dün “Tanrı bizden yana” diyen siyasetçi bugün “Kamuoyu bizden yana” diyebilir.

Kamuoyu yoklamasının en temel etkisi budur: Bir siyasayı meşrulaştırmak ve dayandığı ya da onu mümkün kılan güç ilişkilerini sağlamlaştırmak amacıyla, oybirliğiyle hemfikir olunmuş bir kamuoyunun bulunduğu fikrini yaratmak.

 

“Cevap Yok”lar

Amacımı en baştan belirttiğime göre, bu mutabakat etkisine yol açan işlemlere hızlıca değineyim. Her insanın muhakkak bir kanaati olduğu varsayımından yola çıkan ilk işlem, “cevap yok”ları göz ardı etme işlemidir. Sözgelimi, “Pompidou hükümetini destekliyor musunuz?” sorusuna aldığınız cevaplar, %30 “cevap yok”, %20 “evet”, %50 “hayır” olsun. Bu durumda, desteklemeyenlerin sayısının destekleyenlerin sayısından fazla olduğunu, bir de  %30’luk bir bakiye olduğunu söyleyebilirsiniz; veya cevap seçeneğini boş bırakanları dışarda tutup destekleyenlerle desteklemeyenleri yeniden hesap edebilirsiniz. Bu basit tercih son derece önemli bir teorik işlemdir, onun için üzerinde biraz durmak istiyorum.

“Cevap yok”ları elemek, seçimlerde boş veya geçersiz pusulaları elemekle aynı şeydir; seçimlerdeki örtük felsefe böylece kamuoyu yoklamalarında da benimsenir. Halbuki yakından incelendiğinde görülür ki, cevap seçeneğinin boş bırakılma oranı genelde kadınlarda erkeklere göre daha yüksektir ve soru biçiminde sunulan problemlerin siyasi mahiyeti arttıkça kadınlar ile erkekler arasındaki bu oran farkı da artar. O kadar ki, araştırmamızda sadece kadınlarla erkeklerin boş bıraktığı sorular arasındaki bu oran farkına bakarak, farklı farklı sorulardan hangilerinin “siyasi” sıfatıyla tanımlanabileceğini belirleyebildik. Başka bir faktör: Bir soru bilgiye dayalı problemlerle ne kadar yakından ilgiliyse, eğitim düzeyi yüksek insanlar ile eğitim düzeyi düşük insanlar arasındaki “cevap yok” oranı farkı o kadar yüksek oluyor. Başka bir gözlem: Sorular etik problemlerle ilgili olduğunda (mesela: “Çocuklara ceza verilmeli midir?”), toplumsal sınıflar arasındaki “cevap yok” oranı farkı düşük oluyor. Başka bir gözlem daha: Bir soruda ortaya atılan ihtilaflı problemler ne kadar çoksa, soru “çetrefil” bir çelişkiyle ne kadar ilgiliyse (mesela, Komünist Parti’ye oy verenler açısından, Çekoslovakya’daki duruma dair bir soru) veya belirli bir kategori açısından ne kadar gerilim yaratıyorsa, o kategoride “cevap yok” oranı artacaktır.

Başka deyişle, boş bırakılan sorulara dair basit bir istatistiki analiz, hem sorunun anlamı hakkında, hem de sorunun yöneltildiği insan kategorisi hakkında veri sağlar – kategori, o konu hakkında olumlu veya olumsuz kanaate sahip olmak kadar, şu veya bu biçimde bir kanaate sahip olma olasılığıyla da tanımlanır.

 

 


[1] Fransızca metinde 1963 yerine 1968 yazılmış (Fransızca metin ile İngilizce çevirisi arasındaki diğer farklar bu türden olmadığı için burada ayrıca belirtmedik) – ç.n.