Neoliberalizm Sanat Görüşümüzü Çarpıtıyor – Başka Seçenek Yok mu?

Matthew Wong, River at Dusk, 2018.

 

Televizyonda sanat, John Berger’in 1972 yapımı Ways of Seeing’inden bu yana uzun bir yol kat etti. Birleşik Krallık’ın televizyon komikleri Morecambe ve Wise, izleyicilerini Fransız post-yapısalcılığıyla tanıştırdı. Ancak bu arada sanatın izlenmesi ve tartışılmasıyla ilgili referansların çerçevesi de tümüyle benzer bir değişimden geçti.

Bir zamanlar müzayedeler tiyatroya benzetilirdi; oysa şimdilerde Sotheby’s, Christie’s ve Phillips’in canlı yayın satışları daha çok yüksek değerli game show’ları andırıyor. Sanat, finansal bir meta. Sanatçılar, fiyatlarına göre sıralanmış birer marka. Koleksiyonerler, ellerindeki güce göre sıralanıyor. Sanat dünyası, tamamen isimlerden ve sayılardan oluşan veriye dayanıyor. Sanatçı, kazanan ya da kaybedene indirgenmiş durumda. Çoğunlukla da kaybedenler arasında.

Bu durumu, daktiloların yerini bilgisayarların alması gibi kaçınılmaz bir gelişme olarak görmek kolay. Oysa sanat dünyası, 1980’lerin başlarından bu yana Birleşik Krallık’ta, ABD’de ve diğer pek çok yerde (Şili bunun için uç bir örnek olabilir) siyasi ve ekonomik yaşamı az çok biçimlendiren felsefe olan neoliberalizmin dönüştürdüğü beşeri etkinlik alanlarından yalnızca biri.

Avusturya doğumlu Friedrich von Hayek’in (1899-1992) teorilerine dayanan ve 1950’lerden 1970’lere kadar Chicago Üniversitesi’ndeki ekonomistler tarafından inceltilen neoliberalizm, özünde nesnel ekonomik ölçütleri öznel yargıların yerine koymayı amaçlar. Ya da Londra’daki Goldsmiths College’da ekonomi profesörü olan William Davies’in 2014 tarihli çalışması The Limits of Neoliberalism’de belirttiği gibi, bu düşünce okulu “siyasetin büyüsünü ekonomi aracılığıyla bozma”nın peşindedir.

Bu büyü bozumunun en dramatik etkileri geçtiğimiz dört, beş yıl içinde Birleşik Krallık ve ABD siyasetinde açıkça görüldü. Ancak ekonominin büyüyü kültürde, özellikle de görsel kültürde nasıl bozduğu daha az fark edildi.

Davies’e göre “niteliklerin niceliklere çevrilmesi”, “ekonomik ve teknik ölçütlerin, eleştirel değerlendirmenin” yerine konması, “fiyat sistemi”nin baş yargıç konumuna getirilmesi, kurumların pazar yerlerine, bireylerin ise rakip yarışmacılara dönüştürülmesi, neoliberalizmin daha verimli ve üretken bir toplum vizyonunun ayırt edici özellikleri. Şu an sanat dünyasında olup bitenlerin büyük kısmına da aynı değerler yön veriyor.

 

Değer Yargıları

Örnek olarak 2019’da hayatına son veren ve şimdi müzayedelerde adeta “Hong Kong menkul kıymetler borsasındaki Çin şirketi” gibi kült bir isme dönüşen Kanadalı otodidakt ressam Matthew Wong’u ele alalım. Artprice’ın verilerine göre geçen yıl, sanatçının canlı, melankolik manzaralarından sekiz tanesi müzayedede 1 milyon doların üzerinde fiyata alıcı buldu. Wong’un 2018 tarihli tuvali River at Dusk’a ise Phillips’in 3 Aralık’ta Hong Kong’da gerçekleşen müzayedesinde 4,9 milyon dolar değer biçildi.

Bir sanat eseriyle ilgili olarak “bunu ilginç kılan nedir?” sorusunun sorulmasında her zaman yarar vardır. Birçokları için River at Dusk’ı ilginç kılan, Phillips’in kataloğunda iddia ettiği gibi Van Gogh ve  Hockney ile olan sanat tarihsel bağlantıları değil, bir Matthew Wong olması ve 4,9 milyon dolar gibi rekor bir fiyata alıcı bulmuş olmasıdır. Böylece fiyatın ışıltısı, estetik yargının ve eleştirel değerlendirmenin büyüsünü bozmuştur.

Elbette neoliberalizm, piyasa metriklerini sanat dünyasına birdenbire sokmadı. 19. yüzyılın ortalarında Edmond ve Jules de Goncourt’un, şimdilerde 18. yüzyıl ortalarının en büyük Fransız ressamı olarak kabul edilen Chardin için yazdığı ünlü makaleleri müzayede sonuçlarıyla doluydu. Ancak Goncourtlar’ın gözünde, Chardin’in ölü tavşanlı ve av çantalı natürmortunun getirdiği 25 livre (Fransız sterlini), sanatçının fiyatlarının yaşamı boyunca “acınası, önemsiz bir düzeyde” kaldığını gösteriyordu. Goncourtlar’a göre fiyat sistemi Chardin’i yanlış anlamıştı, ama Hayek piyasaların böyle işlediğini düşünmüyordu. (Bu arada Chardin’in güncel müzayede rekoru 4 milyon dolar ve şu an Wong’unkinden düşük).

 

Dijital Borsa

Hayek ve Chicago Ekonomi Okulu, 21. yüzyılda yeni teknolojinin neoliberalizmin kuvvetlerini nasıl belirginleştirip ivmelendireceğini öngöremezdi.

Artnet, Artprice ve ArtTactic gibi web siteleri ile üç büyük müzayede evi, sanat dünyasını dijital bir borsaya dönüştürdüler. Tabii ki ticari kaygıların kirletemediği değerlendirmeler yapmakla övünen küçük bir grup küratör, eleştirmen ve uzman da hâlâ varlığını sürdürüyor. Ancak diğer hemen herkes, bundan memnun olsun ya da olmasın, sanata fiyat açısından ve çoğunlukla bir telefon ekranından bakıyor.

Bu gidişatın nereye varacağı sorusu ise şimdilik yanıtsız. 2015 tarihli çok satan yapıtı Homo Deus: Yarının Kısa Bir Tarihi’nde tarihçi Yuval Noah Harari, siyasetin büyük vizyonlardan yoksun olduğu ve siyasetçilerin idarecilere indirgendiği teknokratik bir gelecek öngörüyor.

Eğer Harari’nin “Veri Dini” diye tanımladığı şey gerçekleşirse, insanlar “kendilerinin kopyalarını üreten algoritmalar” olarak artık “kendi içlerinde anlam bulma” ihtiyacı duymayacak. Her-Şeyin-İnterneti, daha verimli çalışan bilgi-işlem sistemleriyle yaşamı otonom bir biçimde kontrol edecek. Tanrı gibi “her yerde olacak, her şeyi denetleyecek ve insanlar onun içine karışıp kaybolmaya mahkum olacak”. Veri akışı, “yaşamın anlamının ta kendisi” haline gelecek.

Eğer Chardin ya da Wong’un resimlerine bakmaktan hoşlanıyor ve insan olmaya dair anlamlı bir şey söylediklerini ısrarla duyumsuyorsanız, Harari’nin tekno-totaliter gelecek vizyonu kulağa son derece depresif geliyor.

Harari’nin öngörüsüne göre “Zenginlik ve güç, her şeye egemen algoritmaların sahibi olan az sayıdaki elitin elinde toplanabilir ve benzeri görülmemiş düzeyde toplumsal ve siyasi eşitsizlik yaratabilir”. Ayrıca bu “ikinci bilişsel devrim”, veriyi hiç olmadığı kadar etkili şekilde nakleden ve işleyen, ancak “dikkatini toplayamayan, hayal kuramayan ve kuşku duyamayan” “çarkın dişlilerinden ibaret insanlar” da üretebilir.

 

Sanat, Hayatta Kalacak mı?

Sanat dünyası mensupları, sinirli sinirli şu mantrayı tekrar edip duruyor: İnsanlar sanata daima ihtiyaç duyacak.

Gerçekten de öyle mi? Yoksa 21. yüzyılda hayal kurma ve kuşku duyma cesareti aşılayan beşeri bilimler diplomalarının maddi kazanç potansiyeline resmen “düşük değer” biçen, verinin yön verdiği neoliberal ekonomilerde yüksek sanat formları, edebiyat ve kültürün diğer bileşenleri, tıpkı yüksek öğrenimin 7. yüzyıl Bizans imparatorluğunda gözden düştüğü gibi demode mi olacak?

Warren Treadgold’un Concise History of Byzantium’da açıkladığı gibi “belli ki hiç kimse ruhları kurtarmayan, karınları doyurmayan, para ya da savaş kazanmayan yüksek öğrenime pek bir değer atfetmiyordu”.

Ancak şu anda Covid-19 salgınına ve onun getirdiği ekonomik krizlere rağmen sanat, küçük, elit bir grup sanatçı, spekülatör ve tüccara büyük paralar kazandırmayı sürdürüyor.

2008’deki finans krizi, piyasanın insan yaşamının her yönünü verimlilikle yönetebilen, yanılmayan, kendini düzelten bir mekanizma olduğuna dair neoliberal dogmayı tam anlamıyla geçersiz kıldı. Buna karşın o dönemde hükümetler, ikna edici bir alternatifin yokluğunda yüzlerce milyar kamu parasını bankacılık sistemini kurtarmak için harcayarak finans sektörünün kayıplarını kamulaştırdılar. Bu da mülklerin değerinin, gelir eşitsizliğinin ve dolayısıyla sanat fiyatlarının artmasına neden oldu.

Tekno-güdümlü neoliberal modelin herhangi bir alternatifi yokmuş gibi görünüyor. Davies, Limits of Neoliberalism’de “amnezi egemenliğini ilan etti ve ekonominin kendine yeten bir şey olduğu ileri sürüldü” diye yazıyor: “tüm bunların varacağı kaçınılmaz son nokta, temeli olmayan bir laf salatası”.

Yine de Black Lives Matter hareketi, ABD’deki siyasi söylemi ve dolayısıyla onun hükmünü şaşırtıcı biçimde değiştirmeyi başardı. Şimdilerde siyahi sanatçılar, sanat dünyasında her zamankinden daha önde. İnstagram, özellikle de Artist Support Pledge inisiyatifi, iyiden iyiye kendini sanat ekonomisinin demokratikleşmesinde bir güç olarak ortaya koydu.

Margaret Thatcher, Hayek’in neoliberal ideolojisinin fanatik bir neferi olarak vaktiyle şöyle demişti: “Yöntem, ekonomidir. Hedef, ruhu dönüştürmektir”. Bunun bir alternatifi, aslında mevcut.

 

Kaynak: Neoliberalism is distorting how we see art—is there no alternative?