LEF ve Sovyet Sanatı

Aşağıdaki ilk metin, Sybil Gordon Kantor’un Alfred H. Barr and the Intellectual Origins of the Museum of Modern Art (2002) adlı kitabının sunuş bölümünden. İkincisi, Alfred Barr’ın 1928’de transition dergisinde yayınlanan “The LEF and the Soviet Art” adlı yazısından. Her iki metnin ve görsellerin kaynağı: thecharnelhouse.org

 


Alfred Barr

 

New York’taki Modern Sanat Müzesi’nin (MoMA) kurucusu [1929] Alfred Barr, 1928’de Avrupa’ya gerçekleştirdiği modernist sanat turu kapsamında Rusya’ya gitti. Mimar Philip Johnson’a göre, Barr’ın “aklında hep konstrüktivistler vardı”: “Ona göre, ve daha sonraları bana göre de, Maleviç dönemin en büyük sanatçısıydı. Malum, konstrüktivistler farklı disiplinlerde çalışıyorlardı; Alfred Barr’ın hayranlığında bunun etkisi olduğuna eminim, hem bunun hem de Bauhaus’un…”

Barr’ın modernizm için tasarlamakta olduğu cesur perspektifi kayda geçiren üç tip belge var elimizde: kişisel günlüğü, Rusya ziyareti sırasında yazdığı mektuplar ve (günlük ve mektuplarla desteklenen) makaleleri. Makaleleri ile, daha öznel belgeler olan günlüğü ve mektupları arasında dikkate değer bir fark var: Günlük ve mektuplardan, Barr’ın devrimci Rus ruhuna duyduğu hayranlık ve gizleme gereği duymadığı hararetli ilgi okunuyor: “Şurası açık ki, edebi ve sanatsal yeteneğin Moskova’da olduğu kadar itinayla beslendiği başka bir yer yok... Bizler için tüm dünyada yaşanacak en iyi yer burası”. Baş döndürücü Sovyetler Birliği gezisi sırasında şöyle yazmıştı:    

Muazzam bir zenginlik, görülecek onca şey: insanlar, tiyatrolar, filmler, kiliseler, resimler, müzik… ve tüm bunları bir aya sığdırmamız gerekiyor çünkü daha görülecek Leningrad, hatta belki bir de Kiev var. Mutluluk hissini tarif etmek imkânsız… Belki havasındandır (hele Berlin’den sonra); belki yeni dostlarımızın cana yakınlığından; belki de Rusların geleceğe dair o olağanüstü umutlarından, neşeli iyimserliğinden; Rusya’nın önünde daha en az bir yüzyıllık azamet olduğunu, Fransa ve İngiltere solarken kendi ülkelerinin parlayacağını bilmelerinden...  

Moskova’nın bereketli kültür hayatını keşfederken Barr ile Abbott’a yardımcı olan birçok insan vardı. Rus tiyatrosu üzerine araştırma yapan Cambridge profesörü Henry Wadsworth Longfellow Dana, bu iki gençle aynı otelde kalıyor ve zaman zaman onlara eşlik ediyordu. “Ünlü Meksikalı ressam” Diego Rivera, Barr’a tamamladığı Meksiko City duvar resimleri dizisini göstermiş, Barr ondan bir suluboya almıştı. Barr, Sachs’a yazdığı mektupta, Rus kültür çevreleriyle tanışmalarında Dana ile May O’Callahan’ın çok yardımı olabileceğini söylüyordu.

Moskova’ya vardıktan iki gün sonra O’Callahan Barr’ı fütürist hareketin üyelerinden, Lef (1923-1925) ve Novyi Lef (1927-1928) dergilerinin kurucusu Sergey Tretyakov’un evine götürdü. Tretyakov, yeni konstrüktivist mimarinin temsilcilerinden Moisey Ginzburg’un tasarladığı Gosstrah [Devlet Sigorta Kurumu] apartmanında oturuyordu – “Gropius ve Le Corbusier tarzında son derece işlevsel stilde inşa edilmiş bir bina”. Çağdaş Mimarlar Birliği’ne (OSA) üye olan Ginzburg “işlevsel olarak, verili bir binanın amacından, maddi inşaat ve üretim koşullarından doğan, eldeki göreve cevap veren ve ülkenin sosyalist inşasını teşvik eden” konstrüktivist mimariyi geliştirmişti. Barr, Ginzgurg hakkında şunları yazmıştı: “Mimarlık kuramı hakkında ilginç bir kitabı olan (illüstrasyonlar iyi), parlak bir genç mimar... Ama yapıtlarında, bir Lissitzki ya da Tatlin’in gözü karalığı yok; daha ziyade fiilî sorunlarla ilgileniyor”. Gosstrah apartmanı hakkındaki değerlendirmesi ise şöyleydi: “Yalnızca yüzeysel öğeler modern; tesisat, ısıtma ve benzeri şeylere gelecek olursak, bunlar teknik açıdan çok ilkel ve ucuz; güçlü modern eğilimin tam bir komedisi; keza, bu eğilimin altını doldurmak için gerekli teknik geleneğin esamesi okunmuyor.” Günlüğünden anladığımız kadarıyla Abbott da Barr’la aynı fikirdeydi:

Mimari açıdan doğrudan doğruya Avrupa’da revaçta olan Uluslararası Stil’den izler taşıyan yeni apartmanlardan birinde oturuyorlar. Bir başka deyişle, Bauhaus ile Le Corbusier ve Lurçat, bu ülkede ise Neutra tarafından temsil edilen Fransız üslubunun belirli unsurlarının bileşiminden oluşan bir bina... Tretyakovların dairesi mimari açıdan kusursuz ama bir inşaat ürünü olarak son derece düşük kaliteli. Rus mimar modern inşaat malzemelerine tamamen yabancı. Beton ve çelik, kafasını karıştırıyor... modern inşa alanında düpedüz kavrayışsız. Daha yeni yapılarının çoğuna kalitesiz bağlantı yerleri, kötü eşleştirilmiş bölümler ve genel olarak bir özensizlik damgasını vuruyor; buna karşın binaların tasarımları son derece özlü ve büyük ölçüde kusursuz.   

Barr, Tretyakov’un evinde konstrüktivist sanatçılardan oluşan gevşek bir grup olan LEF’in üyeleriyle tanıştı. Moskova ziyareti sırasında bu grupla sıkı ilişkiler geliştirdi ve Tretyakov, Aleksandr Rodçenko, Rodçenko’nun eşi Varvara Stepanova ve Vladimir Mayakovski hakkında bir makale yazdı. Ayrıca, grubun en ünlü üyesi Sergey Eyzenşteyn hakkında da iki makale yazdı. Tretyakov da Rodçenko da rejisör [régisseur] olmak istiyorlardı; Barr, “Rusya’da müzik de dahil olmak üzere tüm sanatların durmadan sinemanın durumuna öykündüğünü” gözlemlemişti. LEF üyeleri kendisiyle aynı sanatlara (mimarlık ve sinema) ilgi duyuyorlardı, ama ilgilerinin sebebi tamamen farklıydı. Barr, grup hakkında şöyle yazmıştı: “Özünde rasyonel ve materyalistler; kati surette faydacı bir program izliyorlar. Estetik lafından nefret ediyorlar; ‘sanatsal’ kelimesinin bohem içerimlerini hor görüyorlar. Romantik bireycilik onlara fikren itici geliyor. Komünistler.” Barr’ın siyasi tepkileri, tipik biçimde liberaldi; ideolojik bir duruştan çok, içten gelen bir insancıllıktan kaynaklanıyorlardı. Barr, modern estetiğin ölçütlerinden birinin “saflık” olduğunu düşünüyordu; buradan hareketle, komünist régisseur Sergey Eyzenşteyn’i (Barr’a göre, makine metaforunu cisimleştiren sanatçıydı), 20. yüzyılın sanat dehası ilan edecekti.

 

    

Sol: Osip Brik. Orta: Aleksandr Rodçenko. Sağ: Viktor Şklovski.

 

LEF ve Sovyet Sanatı

Alfred Barr

LEF, sol cephe anlamına gelen iki Rusça sözcükten oluşuyor.

Rusya’da sol cephe artık devrimci değil. Üçüncü Enternasyonal bu aralar pek ses getirmiyor; programı şimdilik terk edilmiş durumda. Hemen hemen tüm çaba, dünyanın o uçsuz bucaksız ve benzersiz altıncı kısmının, Sovyetler Birliği’nin istikrarına ve ekonomik organizasyonuna yoğunlaşmış durumda.

LEF, kendileri dışında herkesin sanatçı olarak tarif edeceği insanlardan oluşan bir grup; edebiyat, tiyatro, resim, eleştiri ve sinema alanında çalışıyorlar. Özünde rasyonel ve materyalistler; kati surette faydacı bir program izliyorlar. Estetik lafından nefret ediyorlar; “sanatsal” kelimesinin bohem içerimlerini hor görüyorlar. Romantik bireycilik onlara fikren itici geliyor. Komünistler. Grup üyeleri arasında şairler [Vladimir] Mayakovski ve [Nikolay] Aseev, bilimsel gazeteci [Sergey] Tretyakov, eleştirmenler [Osip] Brik ve [Viktor] Şklovski, sanatçılar [Varvara] Stepanova ile (birçok farklı mecrada çalışan) [Aleksandr] Rodçenko var. Fiilen üye olmasa da Vsevolod Meyerhold da grupla yakın ilişkiler içinde.

Grubun idealini en eksiksiz biçimde cisimleştiren kişi Tretyakov. Dış görünüşü dikkat çekici. Çok uzun boylu; haki gömlek, binici pantolonu ve deri tozluk giyiyor. Kemik çerçeveli gözlüklerinin ardında baykuş benzeri gözleri var. Gropius ve Le Corbusier tarzında, son derece işlevsel stilde inşa edilmiş bir apartman dairesinde oturuyor. Çalışma odası, Çin, modern mimari ve sinema üzerine kitap ve dergilerle dolu. Bu laboratuvar ortamında, bu bas bas bağıran verimlilik maskesinin ardında muazzam bir ciddiyet ve gerçek bir duyarlılık var.   

 

    

Sol: Sergey Tretyakov. Orta: Varvara Stepanova. Sağ: Sergey Eyzenşteyn.

 

Tretyakov bir zamanlar fütürist bir şairdi. Devrimden sonra bir süreliğine Pekin’de Rus edebiyatı üzerine dersler verdi. Şiirlerinin yanı sıra, iki yıldır Meyerhold’un tiyatrosunda büyük bir başarıyla sahnelenen Kükre Ey Çin başlıklı bir oyunu da var. Oyun şu anda Berlin’deki Piskator tiyatrosu için Almancaya çevriliyor; Oskar Piskator iflası atlatabilirse burada sahneye konacak. Beklenebileceği üzere esasen propaganda değeri taşıyan bu oyunda,  mütecaviz Anglo-Amerikan “dev-şirketlerin” kaba kuvveti karşısında sabırları taşıp sükûnetlerini kaybeden Çinli ameleleri izliyoruz. Ne yazık ki, Meyerhold’un prodüksiyonu, inanılması imkânsız budalalar olarak temsil edilen İngiliz düşmanları çocukça karikatürlere çevirerek oyunun dramatik etkisini ciddi anlamda azaltıyor. Tretyakov’un niyeti başkaydı.

Hem LEF’in bir ifadesi hem de bir sanat eseri olarak bundan daha önemli olansa, Tretyakov’un Çinli bir oğlanın yaşam hikâyesi üzerine yaptığı yeni çalışma. Tretyakov aylarca her gün çocukla sohbet etti: çocuğa sorular sordu; araştırmalar yaptı ve arka plan olarak Çinlilerin yaşamı hakkındaki derin bilgisini kullandı. Nihai ürün, karakteristik bir şekilde biyo-söyleşi olarak sınıflandırılacak. Çalışmanın ilk bölümü şimdiden 18 bin nüsha basıldı. Bu tür çalışmalar sayesinde Rusya, Çin’i tanıyacak; bu sırada, Rus edebiyatı da, çok titiz, büyük olasılıkla muhteşem bir biyografik belge kazanmış olacak.

Çinli oğlanla yaptığı biyo-söyleşiyi tamamlayan Tretyakov dikkatini giderek kino’yo yöneltiyor. Yönetmen olmak istiyor; bu arzusu gerçekleşene kadar Rus filmleri hakkında son derece keskin eleştiriler yazarak kendini bir nebze tatmin ediyor.   

Rodçenko ilk olarak 1915 civarında, süprematistlerin önderlerinden biri olarak adını duyurdu. Süprematistler, birkaç yıl içinde kübizmin diyalektiğini ve pratiğini M. Gleizes’in ve hatta Piet Mondrian’ın sanatından çok daha saf bir geometriye taşıyan ressamlar. Şimdilerde Rodçenko en büyük meziyetinin, zaman içinde işlevini yitiren resim sanatını ilk bırakan kişi olmak olduğunu düşünüyor; tıpkı apandisinden kurtulan biri gibi... Rodçenko, resim denen anakronizmden uzaklaşarak farklı mecralara yöneldi: ahşap, metal ve mukavvadan “konstrüksiyonlar”; gazete ve fotoğraflardan fotomontajlar ve posterler yapmaya başladı. Rodçenko’nun konstrüktivizmi pratikte de meyvelerini verdi; Rusya’da modern bir mobilya tasarım geleneğinin gelişmesini sağladı. Rodçenko’nun 1925 Paris Dünya Sergisi’nde yer alan işçi lokali tasarımı, tüm o art deco şekerlemelerinin ortasında özgün bir eser olarak göze çarpıyordu.      

Görsel sanatlara dönecek olursak, Rodçenko çok geçmeden fotomontajdan fotoğrafın kendisine geçti ve bu alanda kayda değer bir başarı yakaladı. Ayrıca, son derece maharetli bir kitap ve dergi tasarımcısı. Son olarak, sinemaya da ilgi duyuyor. 1927’de, Leonid Obolenski’nin Albidum’unun sahne tasarımını yaptı. Çok geçmeden kendisi de regisseur olmayı umuyor.

Hem Tretyakov’un hem de Rodçenko’nun sinemaya ilgi duyduğundan bahsettik. […] Rusya’da müzik de dahil tüm sanatların sinemanın durumuna öykündüğünü söyleyebiliriz. Kinomontaj kelimesi sanırım ilk defa Rusya’da kullanılmıştı. Lenin, “tüm sanatlar arasında bizim için en önemlisi sinema” derken gerçek bir kehanette bulunmuştu. Konu sinemadan açılmışken, LEF’in temsilcilerinden bir üçüncüsü olarak Rusya’nın en önemli sinema yönetmeni (kino regisseur) Sergey Eyzenşteyn’den bahsetmek yerinde olacak.

Eyzenşteyn kendisi hakkında şöyle yazıyor: 

İnşaat mühendisliği ve matematik eğitimi aldım. Bir tavuk çiftliği ya da tesisat sistemi kurarken nasıl bir yaklaşım benimseyeceksem, film yapımına da aynı şekilde yaklaşıyorum. Bakış açım tamamen materyalist.

Tretyakov’un sıfıra vurulmuş saçları ve binici pantolonu gibi bu sözler de samimi ama yanıltıcı: Bir defa, Eyzenşteyn’in mühendisliği büyük ölçüde mimariyle sınırlıydı ve kendisi bir zamanlar resim yapıyordu; hatta bir dönem kadrolu bir devlet sanatçısıydı. Fütürist döneminden sonra Meyerhold’un tiyatro tedrisatından geçerek aşırı sol Proletkült tiyatrosunda yönetmen oldu ve burada teatral “biyo-mekaniği” geliştirdi. Yalnızca dört yıl önce, 26 yaşındayken ilk filmi Grev’i çekti. Ardından esas büyük zaferi Potemkin Zırhlısı geldi; bu yıl ise, daha iyi bir film olmakla birlikte daha az beğeni toplayan Dünyayı Sarsan On Gün’ü çekti. Bu üçü, Devrim tarihiyle ilgili filmler; bu sonbahar gösterime girmesi beklenen dördüncü filmiyle ise, yüz milyon ortalama köylüye modern tarım yöntemlerinin avantajlarını kanıtlamayı umuyor [1928 yılına ait Eski ve Yeni adlı bu film, gecikmeli olarak 1930 yılında Genel Çizgi başlığıyla gösterime girmiştir].   

 

    

LEF dergisi kapağı (3. sayı) ve içerden sayfalar (4. sayı).

 

Eyzenşteyn, yukarıda alıntılanan pasajda LEF’in verimlilik ve modernliğe olan inancını yineliyor. Film yapım teknikleri hakkında konuşurken sürekli Freud, Marx ve deneysel nörolog Pavlov’dan dem vuruyor. Buna karşın, tiyatro hakkındaki olağanüstü kütüphanesinden –kimileri 300 yıl kadar geriye giden beş ayrı dilde yazılmış kitaplardan oluşan bir kütüphane– taşbaskılarını topladığı Honoré Daumier’ye duyduğu büyük sevgiden bahsetmeyi genellikle ihmal ediyor. Eyzenşteyn’in sanatsallık karşıtı, komünist ve bilimsel tavrında samimi olduğuna şüphe yok ama insan, doğuştan bireyci olan bu adam ile Marksçı idealin sınırları arasında bir çatışma yaşandığını düşünmeden edemiyor. Sinir bozucu bir sansürden geçtiği halde On Gün’ün Rusya’da bile propaganda işlevini başarıyla yerine getiremediği söyleniyor. Fazlasıyla incelikli ve metaforik bir film; fazlasıyla soyut sekanslardan oluşuyor ve anlatımda açıklık gibi bir tasası hiç yokmuş gibi duruyor; başka deyişle: fazlasıyla güzel ve rafine bir sanat eseri.   

Diğer LEF üyeleri hakkında yazacak yer kalmadı.

Mayakovski, fütürist şairlerin en büyüğü. Diğer LEF üyelerine kıyasla Rusya dışında daha iyi tanınıyor. Kısa ve kesik kesik dizelerden oluşan şiirlerinin modası geçti ama grubun yayın organı LEF’in editörü olarak hâlâ etkili. Tiyatrosuyla on yıl boyunca dünyaya okul hizmeti veren Meyerhold şimdilerde zamanın gerisinde kalmakla ve kendini tekrar etmekle suçlanıyor. Rodçenko’nun karısı Stepanova, fotoğrafçı olarak eşiyle rekabet edebilecek seviyede; sahne tasarımcısı olarak ise ondan üstün. Rusya’nın önde gelen sinema dergisi Sovetskoe Kino’nun yenilikçi tipografisini yapıyor. Sanatçıları, sanatı bırakıp pratiğe yönelmeye teşvik eden ilk eleştirmen sanırım Brik’ti. Şklovski’nin, Tolstoy’un Savaş ve Barış’ı hakkındaki yıkıcı eleştirisi LEF’in bu sayısında yayınlanacak.  

LEF, bir semptomdan, taze bir kültürün veya devrim sonrası insanın bir ifadesinden daha fazlası. Bir bakış açısına göre son beş yüzyıldır paranın hizmetine koşulduğu bir dünyada sanata önemli bir toplumsal işlev biçmeye yönelik cesur bir girişim. LEF, materyalizmin idealistlerinden oluşuyor; ve Batı’nın İskenderiyeci kültleri –surréaliste büyücüler, ezoterik laf cambazları, kâh Montezuma’nın kâh Louis Philippe’nin kâh Aquinolu Tommaso’nun kemikleri üzerinde ruh çağırma seansları düzenleyen nostaljikler– karşısında belli üstünlükleri var.

LEF, insanların yalnızca ekmekle yaşayabileceği yanılsamasına kuvvetle inanıyor.

Modernizm, konstrüktivizm, Rus avangardı