Sibernetik Kapitalizm

Küresel kapitalizm bünyesinde süregelen teknolojik devrimin etkisindeki dönüşümleri tanımlayan tabirler oldukça zengin: algoritmik kapitalizm, bilişsel kapitalizm, iletişimsel kapitalizm, veri kapitalizmi, dijital kapitalizm, enformasyon kapitalizmi, sürtünmesiz kapitalizm, platform kapitalizmi, semiyo-kapitalizm, denetim kapitalizmi, sanal kapitalizm bu tabirlerden bazıları. Yakınlarda bu kategori dizisinde bir kopma oldu ve bunların yerini, hem solda hem sağda, kapitalizmi gelişme anlamında değil de, feodalizme doğru gerileme anlamında değerlendiren terimler aldı: dijital feodalizm, tekno-feodalizm, enformasyon feodalizmi, neo-feodalizm […]

 

Birikimin Yönlendirilmesi

Sibernetik kapitalizm kavramının, hem spekülatif finansın değişik katmanlarıyla tekno-bilimsel araştırmaları, servet birikimlerini ve toplumsal iktidarı bağlayan tarihsel süreçleri ve radikal kopuşları hem de faklı iletişim biçimlerini kapsayan bir çerçeve sunduğunu öne sürüyorum. “Sibernetik” terimi, etimolojik olarak Yunancada “yönetmek”le ilgili olan kubernetikos [serdümen-steersman] kelimesinden türüyor. Platon’da devlet gemisi, yıldızların ve rüzgârların bilgisiyle emredici bir otoriteyi birleştiren hakiki bir kaptan gerektiriyor. Ancak, ABD’nin askerî-endüstriyel kompleksinin kalbindeki seçkin bir bilim adamı, mühendis ve teknisyen grubunun çalışmalarından doğan 1940’lardaki “sibernetik”, iletişim ile denetimi birleştiriyor.

İletişimle ilgili her teori soyutlama kavramından hareket etmek durumundadır – soyut-somut dikotomisi yönünden değil, derin tarihî kökleri olan bir maddi toplumsal pratik olarak. Zaten yazmanın kendisi, yani yazının kil tablet gibi dışsal bir teknolojiye kaydedilebilecek sembollere tercüme edilmesi, konuşmanın bir soyutlaması değil mi? Soyutlama araçları ve güçleri, bütün insanlık tarihi boyunca yoğunlaşmış, ancak “uzun 16. yüzyılda” (1450-1640) Avrupa’da modernliğin ortaya çıkmasıyla yepyeni aşamalar kaydetmiş. Örneğin, baskı teknolojisinin iletişimdeki yükselişi, muhasebe kayıtları, resimde perspektifin icadı, mekânın yorumlanmasında rasyonel kartografi. Bu gibi yenilikler, erken kapitalizmin tarihini belirleyen yayılma ve özleşme, merkezîleşme ve yoğunlaşma, sürat ve birikim pratiklerini tırmandırmıştır [...]

 

Zirvenin Eseri

Sibernetik kapitalizmin kökleri, İkinci Dünya Savaşı’nda şekillenmiş olan ulusal-emperyal Amerikan devletinin zirvesinde yer alıyor. Gerçekten de, siber-kapitalist çağın başlangıcı, 16 Temmuz 1945 sabahı saat 5:29’u 21 saniye geçeye tarihlendirilebilir. Bu an, ilk atom bombası Trinity’nin çölde patlatıldığı andır […] Trinity patlamasından yirmi üç gün sonra ABD, vahşi atom bombasını Japon halkına karşı kullanmıştır. Hiroşima’ya üç savaş uçağı gönderilmiştir. İlki “Little Boy” (Küçük Çocuk) adı verilen bombayı taşımaktaydı. İkincisi, patlamayı ölçecek sensörlerle ve diğer araçlarla donanmış bilim adamlarıyla doluydu. Üçüncüsü de olayı kaydedecek fotoğrafçıları taşıyordu. Dolayısıyla bu tarihsel misyon, zaten fiilen bilimin ve gözetimin yönetimindeydi. Dönüşlerinde bilim adamları, bu canice deneylerinin başarısını ölçmek amacıyla verilerini bilgisayarlara yüklediler.

 

Little Boy

 

Atom patlaması, Manhattan Projesi’nin devasa sayısal tablolarını işleyebilecek, gelişmekte olan bilgi-işlem makineleri sayesinde mümkün oldu (IBM’in Harvard Mark i modeli). Bilgi-işlem makineleri ve nükleer silahlar, savaşın rahminde birlikte doğdu. Genel amaçlı ilk dijital bilgisayar, ENIAC, dört ay sonra, Aralık 1945’te ortaya çıktı. İlk görevi Hiroşima ve Nagasaki’yi yok eden füzyon patlamalarından daha korkunçtu: termonükleer silahların kullanılabilirliğini saptayacak matematik testlerin yürütülmesi. Dijital aletlerin yükselişi, bazı doğal fenomenlerle benzeşen ondan önceki analog teknolojilerine odaklanmayı mümkün kıldı. Bu analog teknolojiler bağlamında, örneğin, bir çekiç bir yumruğa, bir uçağın kanadı da bir kuşun kanadına benzetiliyordu. Oysa, bunun tersine, 1 ve 0 çiftine, “her şey veya hiçbir şey” formülüne, açık/kapalı karşıtlığına dayalı olan dijital işlem, esas olarak sürekli değildi. Dijitalin oluşturduğu radikal kırılma, giderek artan soyutlamanın daha geniş olan sosyal örüntüsünde yer alıyordu. Dijital bilgisayarlar, emeğin ve sanatkârlığın tarihinden değil, sermayenin ve devletin yönetiminden ortaya çıktı. Bu yönetim altındaki ABD laboratuvarlarında eğitilen bilim adamlarının son derece soyut teorik çalışmalarına dayalı teknolojik dönüşümler sayesinde var oldular […] Savaşa adanmış yeni araştırma laboratuvarları, sınır tanımaz, disiplinlerarası, kurumlararası araştırmalar ve büyük ölçekli işbirliklerinin yolunu açan mekânlar sundular. Teknolojik gelişmenin yörüngesini değiştirdiler. Bireysel yaratıcılığın eseri olan özgül ve deneysel projelerden, toplumsal pratiği dönüştürmek üzere tasarlanmış kurumlara yöneldiler. Bu tekno-bilimsel projeler, modern bilişsel devrimin hayali olan doğanın fethinden, doğanın yeniden inşa edilmesine geçti: toplumsal hayatın daha ileri bir soyutlama düzeyinde yeniden örgütlenmesi. Dolayısıyla, nasıl ki kapitalist modernlik yerine geçtiği farklı feodal ve geleneksel toplumlardan daha soyut bir formasyon oluşturduysa, sibernetik dönüşüm de bu formasyonu daha başka bir aşamaya taşıyacaktı. Adorno ve Horkheimer’ın terimleriyle, “soyutlamanın tesviye edici [düzleştirici] egemenliği” iki anlamda tesviyeyi kapsıyordu: düzleme tarzında tesviye (derin toplumsal ilişkilerin ve yerel pratiklerin kolonyal rejimler tarafından imha edilmesi gibi) veya toplumsal ilişkilerin daha soyutları tarafından yeniden inşasında olduğu gibi, yeni katmanların eklenmesi anlamında tesviye.

Hiroşima ve Nagasaki’ye atom bombasının atılmasından sonra ABD, kapitalist dünyanın süper gücü olduğunu ilan ediyordu. Ne var ki, küresel isyanların ve ayaklanmaların belirlediği bir tablo vardı karşısında. İmparator Hirohito’nun kayıtsız şartsız teslim olduğu aynı gün, Viet Minh’in Hanoi’yi almasıyla, otuz yıl sürecek bağımsızlık mücadelesinin başladığı Vietnam’daki Ağustos Devrimi patladı. İki hafta sonra, üç yüzyıldır Hollanda’nın egemenliği altında olan Endonezya bağımsızlığını ilan etti. Daha bir ay geçmemişti ki, Gandi ve Nehru, bütün Britanya askerlerinin Hindistan’dan çekilmesini talep ediyordu. Birbiri ardına anti-kolonyal hareketler yayılıyor, önceki emperyal-endüstriyel güçlere saldırıyor, iktidarın, toprakların doğrudan denetiminden soyutlandığı bir anda egemenliklerini ilan ediyorlardı. Eski imparatorluklar kadar ABD hegemonyasına da karşı çıkan bu mücadeleler özünde sibernetik değildi ama daha soyut olan bu rejimle karşılaşmaları yakındı. Çünkü ABD’nin karşı-devrimci yayılımı, iletişim ve denetim tekniklerinin geliştirilmesine yönelecekti. Bir yanda kolonyalizmin eski düzeni çöküyor, diğer yanda bu eski düzen, süratle değişen küresel emperyal gücün daha soyut formasyonları tarafından kuşatılıyordu.

 

IBM’in Harvard Mark i modeli

 

Sibernetik teknolojiler, büyük bir hızla, zengin dünyadaki işçiler ve radikaller üzerinde olduğu kadar, Sovyetler Birliği ve kolonyalizmle savaşan Üçüncü Dünya’nın oluşturduğu düşman güçlere karşı da uygulanmaya başladı. Ne var ki, tekno-bilimlerin soyutlamacı gücü Washington’un malı değildi. 1949’da Sovyetler Birliği de atomik bir silah denedi. Aynı yıl, Çin Komünist Partisi kanlı iç savaştan zaferle çıktı ve on beş yıl içinde kendi nükleer silahlarına sahip oldu. Çok zaman geçmeden de, zenginlik ve güç peşinde koşan vahim bir macera yaşanmaya başladı ve günümüzde hüküm süren “sibernetik kapitalizm” üzerindeki sonuçları kestirilemeyecek bir hegemonya savaşına yol açtı […]

 

Siber-kapitalizmin Mantığı ve Google

Wiener’in yeni sibernetik iletişim ve denetim çağı konusundaki kehaneti tuttu. Bilgi-işlem ağları yoğun ve yaygın olarak büyüdükçe büyüdü ve bilgi-işlemin varoluşun temeline işleyen soyut süreçleri, daha köklü olan varlık biçimlerini budadı. Yeni pazarların ele geçirilmesi amacıyla hareket eden siber-kapitalizm, askerî-endüstriyel bloktan dışarıya ve aşağıya yayılarak, toplumsal pratikler, anlamlar ve teknolojik gereçlerin oluşturduğu karşılıklı ilişkiler aracılığıyla işini görüyor. Çokkatmanlı sistemler ve standartlar; makineler ve işletmeler; emek ve yasalar; mallar ve iletişim sistemleri; ideolojiler, ürünler ve protokoller üzerinden gerçekleşiyor. Bu sibernetik aygıttan karmaşık geri-besleme (feedback) döngüleri türüyor. Ve bu döngüler de, var olmanın ve iş görmenin bilinen yollarını sarsan ve bozan toplumsal varoluşun daha az soyut düzeylerini yeniden örgütlüyor. Onları, her şeyin üstünde tam anlamıyla soyut olan, teknolojiye bağımlı, iktidarları yoğunlaştıran, eşitsizlikleri tırmandıran, emeği otomatikleştiren, finansal olarak spekülatif, enerji-yoğun işleyişlerle kaynaştırıyor […]

 

Norbert Wiener (1894-1964)


Zamanımızda pazarı işgal eden dev siber-şirketler kümesinden –Apple, Microsoft, Alphabet, Amazon, Facebook, Tesla– her biri, farklı bir kültürü ve gelişme yönü olan sosyal medya reklamcılığından işletme lojistiğine, video oyunlarından yarı iletken imalatına kadar stratejik olarak tanımlanmış etkinlik alanına sahip. Hepsi de sektörü niteleyen yüksek derecede değişkenliğe ve “yaratıcı-yıkıcılığa” tabi. Önceden Google olarak bilinen ve durmadan doğurup gelişen Alphabet’e odaklanırsak, siber-kapitalizm kavramının bu şirketin yükselişinden daha ikna edici bir açıklaması olabilir mi?

Google’ın 1990’lardaki kökleri, 1945 yılında siber-kapitalizmi doğuran, bu tepedeki aynı kurumlar kümesine dayanıyor. Daha 1993 yılında, ABD istihbarat örgütleri –esasen CIA, NSA (Ulusal Güvenlik Ajansı) ve bağımsız olarak hareket eden DIA (Savunma İstihbaratı Ajansı)– yaygınlaşan kişisel bilgisayarlar, e-posta ağları ve yeni yeni büyüyen worldwide web (www) tarafından üretilen verilerin takip edilmesiyle ilgili araştırmaları ihale etme peşindeydi. DARPA, NASA ve Ulusal Bilim Vakfı, Stanford Üniversitesi Bilgisayar Bilimi Bölümü’nün büyük veri sistemlerinin işletilmesiyle ilgili araştırmalarını fonladı. Bu araştırmalar, öğrencilerden Sergey Brin ve Larry Page’in 1996’da arama motorunun ve sayfa değerlendirme algoritmasının gelişmesine yol açan erken çalışmalarını da kapsıyordu. Brin ve Page 1997 Eylül’ünde “google.com” adresini üstlerine kaydettirdiler. Girişim, doların güçlendiği ve sıcak sermayenin Doğu Asya finans krizinden kaçtığı zamanki ilk dot.com köpüğünü yakalamıştı. Google’ın değeri, 1998’de bir milyon dolardan, bir yıl sonra yirmi beş milyon dolara yükseldi. Yalnız dikkat çekici olan, hiç kâr olmamasıydı. 2000 yılındaki dot.com iflasından sonra, yatırımcıların kârlılık konusundaki talepleri üzerine, şirket, aramaları reklamlara yönlendirmeye başladı. Böylece potansiyel tüketiciler tarafından üretilen veriler soyutlanarak pazarlanıyordu. İşte böylece 2004’te Google’ın değeri 85 milyon dolara yükseldi.

Reklam satmak yeni değil. Ama Google’ın, otomatik, denetleyici/gözetleyici, ağ tarzında örgütlendirilmiş bilgisayarlarla bu işi yapma yolu, öncekilere kıyasla çok daha yüksek bir soyutlama düzeyinde gerçekleşiyor. Google’ın stratejisi, veri-yönetiminde-reklamcılık üzerindeki egemenliğini ve tekno-bilimsel gücünü, “küresel enformasyon altyapısı” üzerindeki hâkimiyetini geliştirmek için kaldıraç haline getirmekti. Dijital altyapıların doğası, somut pratiklerin gittikçe siber-sermaye şebekelerine bağlanarak, durmadan genişleyen gündelik hayatın bilgi-işlem uygulamaları tarafından kolonileştirilmesidir. Google’ın ilk hamlelerinden biri, 2004’te, e-posta sistemi olan G-mail’in kurulmasıyla iletişim alanında yayılmasıdır. Bir yıl sonra Google, Android mobil işletme sistemini ele geçirerek hâlâ yüzde 75’ini elinde tuttuğu küresel akıllı telefon pazarına hâkim olmuştur. 2005’te de, Google-Search’ten sonra dünyanın en çok ziyaret edilen web sitesi olan YouTube’u kapmıştır.

2005’te Google Maps de açıldı ve kısmen CIA’in girişimci sermaye kolu ile Ulusal Jeo-Uzam İstihbarat Ajansı tarafından finanse edilen jeo-uzamsal haritalandırma verileri işletmesi Keyhole satın alındı. Bu da NASA’nın uydu verilerini kullanan Google Earth’ün gelişmesini teşvik etti. Esnek ekonominin (gig economy) ve gayri menkul sektörünün büyük bölümü, (Uber-taksilerdeki her navigasyon veya Airbnb’den yapılan her kısa süreli kiralama) Google’ın siber-haritalandırma altyapısı aracılığıyla işlemeye başladı. 2008’de şirket, Amazon’un peşinden, veri merkezlerine ait dev bilgi-işlem gücünü bütünüyle kapitalist ekonomiye kiralayan Google Cloud’u kurdu. Google Cloud, sadece büyük çaplı veri depolama olanağı sağlamakla kalmıyor, analitik, robot teknolojileri, iş akışı yönetimi teknikleri ve siber güvenlik alanlarında da hizmet veriyordu. Bu atılım, 2013’te 238 milyar dolarlık bir değere tırmanan Google’ın en üst on küresel şirket arasına girmesini sağladı (Microsoft 1997’den beri, Apple da 2009’dan beri bu grup içinde yer alıyordu). Bütün bunun, tipik bir reklam pazarlama şirketinin güzergâhı olmadığını söylemeye gerek yok. Siber-kapitalizm alanındaki diğer şirketlerle birlikte, Google’ın iletişim-enformasyon altyapısı, dijital alanı radikal olarak yaygınlaştırarak işletilmeyi –dolayısıyla da hükmedilmeyi– bekleyen devasa miktarlarda veri yarattı. Bu tırmanış, sadece kapitalist kâr güdüsünün değil, aynı zamanda sibernetik büyümeye içkin olan mantığın eseriydi.

 

Timothy Erik Ström’ün New Left Review dergisinde (Mayıs/Haziran 2022) yayınlanan “Capital and Cybernetics” başlıklı yazısından derlendi.

 

ağ toplumu